9 Şubat 2017 Perşembe

KÜLCÜ

Çocukken hasta, marazlı birisiydi. Eskiden soba mı va? Bi ocak yanar. Ocağın içine doğru ayağımı uzatırım ben. Ocağın kendine hayrı yok. Sadece içini ısıtıyor.  Ocağın içine kadar sokulursam ancak ısınabiliyordum. Ocağın sıcaklığını hissedebilmek için ayağımı ocağın içine varese kadar sokardım. Ocağın başında itiş kakış olurduk. Herkes ocağın başına sokulmak, ısınmak istiyordu. O sen çekil, o sen çekil diye birbirini iteklerdi. Ocağın başında yer kapan dibek gibi oturur, bir yere kıpırdamazdı. Bi yo kıpırdadın mı, kendini öte başta bulurdun.  Yatınceye gada o ocağın başına sokulamazdın gari. 

Soğuk kış günlerinde ocağın başında olmak, ellerini ayaklarını ocağa doğru uzatmak, ocağın içine kadar sokulmak bir şans, bir dületti(devlet=şans) o. Ayağım kül olunca evin içi, ocağın başı kül olurdu. Ocağın başındakilerinin de üstü başı kül olurdu. Benim bulunduğum yer apbecik(ap-ak) olurdu. Ayaklarımı küle değdirirsem ısınabiliyordum ancak. Aynı kedi gibi oldum ben. Ocağın başını çok seviyordum. Hani külkedisi derler ya, ben de öle oldum işte. Kışın benim için evin en güzel yeri ocağın başı, hatta içiydi. Elimden gelse ocağın içine girip oturasım gelyodu. Ayak küle değdi mi, benim içim öle ısınıyordu. Ocağın içinde harıl harıl ateş yansa bile, ben ayağımı illaki küle değdirmeliydim. Bu bende bir hastalık haline geldi.

Köyde hangi eve gitsem, hemen ocağın başına geçer, ayağım küle değinceye kadar ocağın içine sokulurdum. Gittiğim her yerde ocağın başına, oturulan yer hep kül olur, oraya yanaşan herkesin üstüne de kül tozları bulaşırdı. Evden çıkıncaya kadar kimse beni ocağın başından kıpırdatmaz, kalkıp gitmek isteyince de, evin içi kül olmasın diye beni kucaklayarak, kapıya bırakırlardı. İnsanların beni kucaklayarak taşımaları ise benim hoşuma gidiyordu. Bir süre sonra bu bende bir eğlence haline geldi. Sırf beni kucaklayarak taşısınlar diye ayaklarımı daha çok küle belemeye başladım. Ayaklarım dizlerime kadar küle batar çıkar, kimse beni ocağın başından kaldırmazdı. İnsanların zayıf tarafını öğrendiğim için ocağın başına vardır varmaz ayaklarımı doğrudan küle sokar, önce orayı külle boyardım. Böyle olunca kimse seni yerimden kıpırdatmaz, ocağın başı bana kalırdı. Bir misafirlikteysek veya kendi evimizdeysek ocağın başından beni kimse kaldırmaz, dokunmazlardı bana. Bir eve varır varmaz ayağımı küllemek, ocak başının bana kalmasının bir garantisiydi sanki. Diğer çocuklarla ocak başında kavga edilirdi. 

Çocukların ana-babaları, oğlum sen gel ben seni güzelce sarar sarmalarım, üşümezsin. Bırak külcü ocağın başında kalsın derlerdi. Şimdi onu ordan kaldırırsak evin içi batar çıkar, ev kirlenmesin derlerdi. Bu da benim hoşuma giderdi. Çünkü ocak başı bana kalırdı. Bu özelliğimi keşfedince, “Yav ben ne akıllı çocuğum. İyi ki bu küllenmeyi keşfetmişim der, kendi kendime sevinirdim. Bunu kimseyle de belli etmezdim. Herkes ocağın başında yer tutmak isterdi. Ben bir eve annemle misafirliğe gittiğim zaman hemen ocağın başına doğru gider, ordakilerin arasından girer hemen ayaklarımı küle batırır, oturur, yerimden hiç ırlanmazdım. Bundan dolayı benim adım, bizim köyde külcüye çıktı. Annemle misafirliğe gideceğimiz zaman, o evin insanları, çocukları önceden ocağın başına oturur, sıkıca birbirlerine yaslanırlardı. Benim aralarından yarma yapmamam için iyice birbirlerine yaslanırlardı. Aralarında bir hava boşluğu bile bırakmazlardı. Ama bana hiçbir engel dayanmazdı. Köyde anam-babamla birlikte bir eve oturmaya gideceğimiz zaman, o evde ocak başı önceden kapatılırdı. Ama ben varır varmaz hemen ocağın başına hücum eder, kendime yer açardım. İlk işim tabi önce küllenmek olurdu. 

Ocak başında kalmanın garantisi buydu çünkü. Benim bu huyum başıma çok da iş açtı. Ocak kenarında küllerin içinde bulunan sönmemiş közler benim ayağımı yaktı. Orada acıyla kıvrandım. Günlerce acı çektim. Benim ayağımın yanması üzerine, orada bulunun çocuklar, oh oh iyi olmuş diye seviniyorlardı. Benim canım yanıyor, onlar benim yanmamdan dolayı nerdeyse teneke çalıp oynayacaklar. Benim adım köyde Külcü’ye çıkmıştı. Adım unutulmuş, ben Külcü olarak ünlenir, çağrılır olmuştum. Külcü gel, Külcü git, otur külcü, kalk Külcü, yürü Külcü… Anam-bubam, kardeşlerim de beni külcü diye çağırıyordu. Ben artık köyün Külcü’sü olmuştum. Külcü, Külcü, Külcü; Külcü, Külcü, Külcü… Bir süre sonra ben de gerçek adım nedir unuttum. Kendi kendime Külcü demeye başladım. Anama bir komşu evine gideceği zaman, aman deyen Külcü’yü getirme. Sadece kendin gel derlerdi. Beni hiç kimse evine sokmak istemiyordu. Ben evlere sokulmak istenmeyen birisi olmuştum.  

Eve gitsem evde çocuklar arasında kavgaya neden oluyordum. O evde ocakbaşı kavgaları, itişip-kakışmaları başlıyordu. Anam, “aman olum ben ocağı güzelcene yakveren, sen evde otur. Benim başımı derde sokma neme lazım. Sen evde ocağın başında tek başına otur, keyfine bak” derdi.  Ben artık köyde istenmeyen, aforoz edilen insan olmuştum. Kimse seni evine sokmak istemiyordu. Yolda görenler vebalı görmüşler gibi benden uzak duruyorlardı. Kahveye gitsem, insanlar benden iki metre uzağa oturuyordu. Ocak başı bende hastalık oldu. Nereye gitsem bir ocak başı arar oldum. Kahveye giderin, hemen yedeğin bulunduğu ocağın yanına gider otururum. Gaveci, “olum ocağın başında ni işin va, ta ore gitsene otursana, beni pahalıma(meşgul etme)” derdi. Bende bu ocak başı hastalığı, gittiğim her yerde beni ocak başına çekerdi. Yaz gününde bile ben ocak başı arardım. 

Yaz gününde insanlar serinleyecek yer ararken, ben illaki ocak başı aradım. Hemen yemek pişen tencerelerin bulunduğu yere giderdim. Sanki üşümüşüm gibi elimi ocakta yanan ateşe doğru uzatırdım. Köy yerinde benim bu halimi görenlerin kimi acır, kimi de gülerdi. Alay konusu olurdum. Bu özelliğim askerde de devam etti.  Ben bir yerde yanan ateş görsem hemen oraya doğru seyirtirim. Nerde bir ateş varsa beni kendine çeker. Bir keresinde askerde eğitimdeyiz. Kışlada bir yerde, mıntıka temizliğinde toplanan çalı-çırpı, kağıtlar falan yakılıyor. Gür bir ateş ve gökyüzüne dumanlar yükseliyor. Ateşi görünce, içimde ateşe doğru gitmek isteği uyandı. Ore doğru gitçen emme dayak da va işin içinde. Bi yanda ateş, bi yanda dayak korkusu. Ateşin içimde uyandırdığı çağrıyı bir türlü bastıramıyorum.

 Gidem mi, gitmen mi-giden mi gitmen mi? Gitçen la ne olursa olsun dedim ve yürüdüm gittim ateşin yanına. Ben eğitimi bıraktım, yanan ateşe doğru gitmeye başladım. Gittim ateşin başında durdum, elimi uzattım öylece duruyorum. Eğitimi yarıda bıraktığım için komutan beni bir güzel dövdü.  Bende bunun bir hastalık oluğunu söyleyemedim kimseye. Kışlada yanan çok ateşler gördüm ama dayak korkusundan yanlarına yaklaşamadım. Bana askerde adın ne dediklerinde hep Külcü derdim. Askerde de öte git Külcü, beri gel Külcü oldum. Askerler ve komutanlarım beni hep Külcü olarak çağırırdı. Terhis olurken, komutanım, “Hadiz Külcü güle güle, bizden Bayır’a selam söle” dedi. Köye geldim, Külcü hoş geldin dediler. Anam-bubam, oğlum Külcü hoş geldin dediler. Benim adım hep böyle Külcü olarak kaldı. Eski alışkanlığım galmadıydı emme adımız Külcü olarak kaldı. Yaş geldi 90’a adımız hâlâ Külcü. Gerçek adımı kimse bilmez. Ben de bu Külcü’ye alıştım artık. Çocuklar bile külcü dede diye seslenirler bana. Yolda gelirken, giderken, beni görenler Külcü Dede diye seslenir. Bu yaştan sona adımızı değiştircek değiliz ya. Külcü osun vasın adımız. Hasan Dede desen kimse bilmez? Kim bu Hasan derler ama Külcü dediğin zaman köydeki herkes bilir en küçüğüne kadar. Külcü ismi bu havalide tektir. 

Belki Türkiye’de yoktur.  Bu isimden tek olunca benim hoşuma gidiyor. Türkiye’de tek olmak kolay mı? Atatürk ismi tek, başka Atatürk va mı? Yok. İşte Atatürk gibi benim de adım tek. Atatürk tek, Külcü de tek. Külcü gibi bi isim va mı bu dünyada? Külcü, Külcü, Külcü, Külcü, Külcü… Eskiden bu ismi takıp benimle alay etmelerine, insanların benden uzaklaşmalarına çok kızardım. Bu yakıştırmayı sevmezdim.  Emme şimdi bu isimle çağrılmak hoşuma gidiyor.  Muğla havalisinde Külcü kim diye sorsan hemen bilirler. Külcü, nerdedir desen, onun bayır’da olduğun bilirler. Herkesin tanıdığı bi isim olmek, gole mi? Biz bu ismi gole elde etmedik. Tam doksan yılda bu isim her tarafa yayıldı. Nası yayıldı, ben de bileman. Kuşlar yaydı, böcekler yaydı, insanna yaydı… Cümle varlık bu ismi yaydı. Köyden köye şehirden şehire rüzgarlar götürdü. Esen yel, uçan kuş, sürünen yaratık, yürüyen varlık bu ismi her tarafa yaydı. Bu isimle birlikte insana Bayır’ın haritadaki yerini öğrendi. Bilmeden yaptığım bu hizmetten dolayı benim heykelim dikilmeli aslında. Külcü kim diye merak edenler akın akın bu köye gelipduru. 

Eskiden kim bilyodu bu köyü. İki dağ arasında, biri bi yamaçta, biri bi yamaçta, in-cin top oynuyan bi yerdi burası. Külcü namı her yere yayılınca, merak edenler bure gelmeye başladı; kim bu külcü diye. Hatta Avrupalar’dan bile gelenler oldu bu köye, sırf beni görmek için. Benimle hatıra fotoğrafı çektirdile hep. Filmimi çeken bile oldu. Benimle fotoğraf çektirmek isteyenlerden para istisem para bile verceklerdi emme gururuma yediremedim. Ayıp olurdu. Adamla ta orlardan bure gelmişle, dünya gada para harcamışla, bi de benim para istimem ayıp olmaz mıydı? Köye turist çekmek gibi bi hizmetimiz olyodu ya onun şerefi bene yetyodu. Belki ben öldükten sonra düşünüle böle bir şey.  

Ben hayatteken böle bi şey yapsala iyi olurdu emme hindi bunu desen gülüp geçverile insana. La deyyus sen kim, senin heykel kim diye. Napalım öldükten sona bi düşünen çıka belki.  Emme ben çocuklarıma vasiyet bıraktım, mezar taşıma gerçek adımı yazmayın, şunu yazın diye; “Adım Hasan’dı Külcü oldu/Külcülükten canım çok yandı/Bayır’da gıymatım bilinmezken/Cümle alem onu tanır oldu//Bayır’da bir Külcü yaşadı/Namı cihana yürüdü/Bayır’ı kimse bilmez iken/Onun sayesinde Bayır tanındı. Bayırlı Külcü. Ruhuna Fatiha. 

Nevzat Çağlar Tüfekçi


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder