Çocukken hasta, marazlı
birisiydi. Eskiden soba mı va? Bi ocak yanar. Ocağın içine doğru ayağımı
uzatırım ben. Ocağın kendine hayrı yok. Sadece içini ısıtıyor. Ocağın içine kadar sokulursam ancak
ısınabiliyordum. Ocağın sıcaklığını hissedebilmek için ayağımı ocağın içine varese
kadar sokardım. Ocağın başında itiş kakış olurduk. Herkes ocağın başına
sokulmak, ısınmak istiyordu. O sen çekil, o sen çekil diye birbirini iteklerdi.
Ocağın başında yer kapan dibek gibi oturur, bir yere kıpırdamazdı. Bi yo
kıpırdadın mı, kendini öte başta bulurdun.
Yatınceye gada o ocağın başına sokulamazdın gari.
Soğuk kış günlerinde
ocağın başında olmak, ellerini ayaklarını ocağa doğru uzatmak, ocağın içine
kadar sokulmak bir şans, bir dületti(devlet=şans) o. Ayağım kül olunca evin
içi, ocağın başı kül olurdu. Ocağın başındakilerinin de üstü başı kül olurdu.
Benim bulunduğum yer apbecik(ap-ak) olurdu. Ayaklarımı küle değdirirsem
ısınabiliyordum ancak. Aynı kedi gibi oldum ben. Ocağın başını çok seviyordum.
Hani külkedisi derler ya, ben de öle oldum işte. Kışın benim için evin en güzel yeri
ocağın başı, hatta içiydi. Elimden gelse ocağın içine girip oturasım gelyodu.
Ayak küle değdi mi, benim içim öle ısınıyordu. Ocağın içinde harıl harıl ateş
yansa bile, ben ayağımı illaki küle değdirmeliydim. Bu bende bir hastalık
haline geldi.
Köyde hangi eve gitsem,
hemen ocağın başına geçer, ayağım küle değinceye kadar ocağın içine sokulurdum.
Gittiğim her yerde ocağın başına, oturulan yer hep kül olur, oraya yanaşan
herkesin üstüne de kül tozları bulaşırdı. Evden çıkıncaya kadar kimse beni
ocağın başından kıpırdatmaz, kalkıp gitmek isteyince de, evin içi kül olmasın
diye beni kucaklayarak, kapıya bırakırlardı. İnsanların beni kucaklayarak
taşımaları ise benim hoşuma gidiyordu. Bir süre sonra bu bende bir eğlence
haline geldi. Sırf beni kucaklayarak taşısınlar diye ayaklarımı daha çok küle
belemeye başladım. Ayaklarım dizlerime kadar küle batar çıkar, kimse beni
ocağın başından kaldırmazdı. İnsanların zayıf tarafını öğrendiğim için ocağın
başına vardır varmaz ayaklarımı doğrudan küle sokar, önce orayı külle boyardım.
Böyle olunca kimse seni yerimden kıpırdatmaz, ocağın başı bana kalırdı. Bir
misafirlikteysek veya kendi evimizdeysek ocağın başından beni kimse kaldırmaz,
dokunmazlardı bana. Bir eve varır varmaz ayağımı küllemek, ocak başının bana
kalmasının bir garantisiydi sanki. Diğer çocuklarla ocak başında kavga edilirdi.
Çocukların ana-babaları, oğlum sen gel ben seni güzelce sarar sarmalarım,
üşümezsin. Bırak külcü ocağın başında kalsın derlerdi. Şimdi onu ordan
kaldırırsak evin içi batar çıkar, ev kirlenmesin derlerdi. Bu da benim hoşuma
giderdi. Çünkü ocak başı bana kalırdı. Bu özelliğimi keşfedince, “Yav ben ne
akıllı çocuğum. İyi ki bu küllenmeyi keşfetmişim der, kendi kendime sevinirdim.
Bunu kimseyle de belli etmezdim. Herkes ocağın başında yer tutmak isterdi. Ben
bir eve annemle misafirliğe gittiğim zaman hemen ocağın başına doğru gider,
ordakilerin arasından girer hemen ayaklarımı küle batırır, oturur, yerimden hiç
ırlanmazdım. Bundan dolayı benim adım, bizim köyde külcüye çıktı. Annemle
misafirliğe gideceğimiz zaman, o evin insanları, çocukları önceden ocağın
başına oturur, sıkıca birbirlerine yaslanırlardı. Benim aralarından yarma
yapmamam için iyice birbirlerine yaslanırlardı. Aralarında bir hava boşluğu
bile bırakmazlardı. Ama bana hiçbir engel dayanmazdı. Köyde anam-babamla
birlikte bir eve oturmaya gideceğimiz zaman, o evde ocak başı önceden
kapatılırdı. Ama ben varır varmaz hemen ocağın başına hücum eder, kendime yer
açardım. İlk işim tabi önce küllenmek olurdu.
Ocak başında kalmanın garantisi
buydu çünkü. Benim bu huyum başıma çok da iş açtı. Ocak kenarında küllerin
içinde bulunan sönmemiş közler benim ayağımı yaktı. Orada acıyla kıvrandım.
Günlerce acı çektim. Benim ayağımın yanması üzerine, orada bulunun çocuklar, oh
oh iyi olmuş diye seviniyorlardı. Benim canım yanıyor, onlar benim yanmamdan
dolayı nerdeyse teneke çalıp oynayacaklar. Benim adım köyde Külcü’ye çıkmıştı.
Adım unutulmuş, ben Külcü olarak ünlenir, çağrılır olmuştum. Külcü gel, Külcü
git, otur külcü, kalk Külcü, yürü Külcü… Anam-bubam, kardeşlerim de beni külcü
diye çağırıyordu. Ben artık köyün Külcü’sü olmuştum. Külcü, Külcü, Külcü;
Külcü, Külcü, Külcü… Bir süre sonra ben de gerçek adım nedir unuttum. Kendi
kendime Külcü demeye başladım. Anama bir komşu evine gideceği zaman, aman deyen
Külcü’yü getirme. Sadece kendin gel derlerdi. Beni hiç kimse evine sokmak
istemiyordu. Ben evlere sokulmak istenmeyen birisi olmuştum.
Eve gitsem evde çocuklar arasında kavgaya
neden oluyordum. O evde ocakbaşı kavgaları, itişip-kakışmaları başlıyordu.
Anam, “aman olum ben ocağı güzelcene yakveren, sen evde otur. Benim başımı
derde sokma neme lazım. Sen evde ocağın başında tek başına otur, keyfine bak”
derdi. Ben artık köyde istenmeyen,
aforoz edilen insan olmuştum. Kimse seni evine sokmak istemiyordu. Yolda
görenler vebalı görmüşler gibi benden uzak duruyorlardı. Kahveye gitsem,
insanlar benden iki metre uzağa oturuyordu. Ocak başı bende hastalık oldu.
Nereye gitsem bir ocak başı arar oldum. Kahveye giderin, hemen yedeğin
bulunduğu ocağın yanına gider otururum. Gaveci, “olum ocağın başında ni işin
va, ta ore gitsene otursana, beni pahalıma(meşgul etme)” derdi. Bende bu ocak
başı hastalığı, gittiğim her yerde beni ocak başına çekerdi. Yaz gününde bile
ben ocak başı arardım.
Yaz gününde insanlar serinleyecek yer ararken, ben
illaki ocak başı aradım. Hemen yemek pişen tencerelerin bulunduğu yere
giderdim. Sanki üşümüşüm gibi elimi ocakta yanan ateşe doğru uzatırdım. Köy
yerinde benim bu halimi görenlerin kimi acır, kimi de gülerdi. Alay konusu
olurdum. Bu özelliğim askerde de devam etti.
Ben bir yerde yanan ateş görsem hemen oraya doğru seyirtirim. Nerde bir
ateş varsa beni kendine çeker. Bir keresinde askerde eğitimdeyiz. Kışlada bir
yerde, mıntıka temizliğinde toplanan çalı-çırpı, kağıtlar falan yakılıyor. Gür
bir ateş ve gökyüzüne dumanlar yükseliyor. Ateşi görünce, içimde ateşe doğru
gitmek isteği uyandı. Ore doğru gitçen emme dayak da va işin içinde. Bi yanda
ateş, bi yanda dayak korkusu. Ateşin içimde uyandırdığı çağrıyı bir türlü
bastıramıyorum.
Gidem mi, gitmen mi-giden mi gitmen mi? Gitçen la ne olursa
olsun dedim ve yürüdüm gittim ateşin yanına. Ben eğitimi bıraktım, yanan ateşe
doğru gitmeye başladım. Gittim ateşin başında durdum, elimi uzattım öylece
duruyorum. Eğitimi yarıda bıraktığım için komutan beni bir güzel dövdü. Bende bunun bir hastalık oluğunu söyleyemedim
kimseye. Kışlada yanan çok ateşler gördüm ama dayak korkusundan yanlarına
yaklaşamadım. Bana askerde adın ne dediklerinde hep Külcü derdim. Askerde de
öte git Külcü, beri gel Külcü oldum. Askerler ve komutanlarım beni hep Külcü
olarak çağırırdı. Terhis olurken, komutanım, “Hadiz Külcü güle güle, bizden
Bayır’a selam söle” dedi. Köye geldim, Külcü hoş geldin dediler. Anam-bubam,
oğlum Külcü hoş geldin dediler. Benim adım hep böyle Külcü olarak kaldı. Eski
alışkanlığım galmadıydı emme adımız Külcü olarak kaldı. Yaş geldi 90’a adımız
hâlâ Külcü. Gerçek adımı kimse bilmez. Ben de bu Külcü’ye alıştım artık.
Çocuklar bile külcü dede diye seslenirler bana. Yolda gelirken, giderken, beni
görenler Külcü Dede diye seslenir. Bu yaştan sona adımızı değiştircek değiliz
ya. Külcü osun vasın adımız. Hasan Dede desen kimse bilmez? Kim bu Hasan derler
ama Külcü dediğin zaman köydeki herkes bilir en küçüğüne kadar. Külcü ismi bu
havalide tektir.
Belki Türkiye’de yoktur.
Bu isimden tek olunca benim hoşuma gidiyor. Türkiye’de tek olmak kolay
mı? Atatürk ismi tek, başka Atatürk va mı? Yok. İşte Atatürk gibi benim de adım
tek. Atatürk tek, Külcü de tek. Külcü gibi bi isim va mı bu dünyada? Külcü,
Külcü, Külcü, Külcü, Külcü… Eskiden bu ismi takıp benimle alay etmelerine,
insanların benden uzaklaşmalarına çok kızardım. Bu yakıştırmayı sevmezdim. Emme şimdi bu isimle çağrılmak hoşuma
gidiyor. Muğla havalisinde Külcü kim
diye sorsan hemen bilirler. Külcü, nerdedir desen, onun bayır’da olduğun
bilirler. Herkesin tanıdığı bi isim olmek, gole mi? Biz bu ismi gole elde
etmedik. Tam doksan yılda bu isim her tarafa yayıldı. Nası yayıldı, ben de
bileman. Kuşlar yaydı, böcekler yaydı, insanna yaydı… Cümle varlık bu ismi
yaydı. Köyden köye şehirden şehire rüzgarlar götürdü. Esen yel, uçan kuş,
sürünen yaratık, yürüyen varlık bu ismi her tarafa yaydı. Bu isimle birlikte
insana Bayır’ın haritadaki yerini öğrendi. Bilmeden yaptığım bu hizmetten
dolayı benim heykelim dikilmeli aslında. Külcü kim diye merak edenler akın akın
bu köye gelipduru.
Eskiden kim bilyodu bu köyü. İki dağ arasında, biri bi
yamaçta, biri bi yamaçta, in-cin top oynuyan bi yerdi burası. Külcü namı her
yere yayılınca, merak edenler bure gelmeye başladı; kim bu külcü diye. Hatta
Avrupalar’dan bile gelenler oldu bu köye, sırf beni görmek için. Benimle hatıra
fotoğrafı çektirdile hep. Filmimi çeken bile oldu. Benimle fotoğraf çektirmek
isteyenlerden para istisem para bile verceklerdi emme gururuma yediremedim.
Ayıp olurdu. Adamla ta orlardan bure gelmişle, dünya gada para harcamışla, bi
de benim para istimem ayıp olmaz mıydı? Köye turist çekmek gibi bi hizmetimiz
olyodu ya onun şerefi bene yetyodu. Belki ben öldükten sonra düşünüle böle bir şey.
Ben hayatteken böle bi şey yapsala
iyi olurdu emme hindi bunu desen gülüp geçverile insana. La deyyus sen kim,
senin heykel kim diye. Napalım öldükten sona bi düşünen çıka belki. Emme ben çocuklarıma vasiyet bıraktım, mezar
taşıma gerçek adımı yazmayın, şunu yazın diye; “Adım Hasan’dı Külcü
oldu/Külcülükten canım çok yandı/Bayır’da gıymatım bilinmezken/Cümle alem onu
tanır oldu//Bayır’da bir Külcü yaşadı/Namı cihana yürüdü/Bayır’ı kimse bilmez
iken/Onun sayesinde Bayır tanındı. Bayırlı Külcü. Ruhuna Fatiha.
Nevzat Çağlar Tüfekçi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder