15 Şubat 2017 Çarşamba

DRAGLİNE… / İŞ GÜVENLİĞİ ÖYKÜLERİ

Dragline, büyük bir iş makinesi... Açık ocak kömür işletmelerinde, çok derinlerden kömür çıkarmada kullanılır. Beş katlı bir bina yüksekliğinde olan, görkemli bir iş makinesidir, O. 40-50 metreden kömür çıkartır. Boş ağırlığı 40 ton olan ve maksimum 110 ton kömür veya hafriyat malzemesi alan kepçesi, büyük gövdeye bağlı yüz metre uzunluğundaki boom’un(sapının) ucunda yer alır. Bu uzun kol, büyük gövdeye bağlı olarak 360 derece sağa-sola dönme özelliğine sahiptir. Boom ucunun yere izdüşümü 88 metredir. Kalın zincir halkalarla uzun kola bağlı olan, onun ucunda salınan büyük ve kalın tırnakları olan kepçe, önce altında kömürün olduğu yüzeyi tarar. Kömür tabakasının üstündeki toprağı alır, yükselir, sonra bir salıncak gibi ileri giderek, aldığı toprağı uzak bir yere bırakır. Dragline kepçesinin bıraktığı toprak orada bir yığın olur ya da bir çukurluğu doldurarak toprak kaymalarının(heyelan) önünde bir set, yastık veya bir kademe oluşturur.   

İngilizcede ‘drag’; çekmek, sürükleme(k) ve taramak anlamında. ‘Line’ ise, çizgi-hat ve yol anlamında. Drag ve Line sözcüklerinin bileşimini; yüzeyi tarayan, bir hat boyunca ağır bir yükü çeken ve yukarı çıkaran bir kavram olarak açıklayabiliriz. Dragline kepçesinin ucunda yer aldığı yüz metre uzunluğundaki uzun kolun adı, ‘boom(bum)’. ‘Boom’un anlamı ne? İngilizce sözlükte ‘boom’; ‘atılmak, hamle yapmak, hızla büyümek, atılım, hamle’ anlamına geliyor. Dragline ve boom İngilizce sözcüklerini, dragline iş makinesinin işlevsel bütünlüğü içinde açıklamaya çalışırsak, şöyle diyebiliriz: “tarama sonucunda alınan ağır bir yükün çekilerek, sürüklenerek; bir hamle ile başka bir yere aktarılması veya taşınması…”

Üzerindeki toprağı taranan kömür, yine dragline’ın o büyük dişli kepçesiyle alınır, ayrı bir yere bırakılır. Defalarca yapılan bu işlem sonrasında orada bir kömür yığını, kümesi oluşur. Tıpkı, bir piramit şeklinde… Yığındaki kömürler, kamyonlarla alınarak, termik santralde enerji üretmek için kriblaja(kırıcıya) taşınır. Kırıcıya gelen değişik büyüklükteki kömürler, burada 0-20 cm arasında parçalara bölünerek termik santrale gönderiliyor. Kriblajdan sonra bu parçalar başka işlemlerden de geçerek, toz haline getiriliyor ve yüksek ısılı fırınlarda püskürtme olarak kullanılarak enerjinin üretilmesi sağlanıyor.

Dragline, açık ocak kömür işletmelerinde, yerine göre, üç vardiya halinde çalışır. Her vardiyanın bir ekibi vardır. Dragline operatörü, yağcısı, manevracısı(kablocusu) ve dozercisi. Bu ekip sekiz saatlik çalışma süresi içinde bir aile gibidir. Herkes görevini bilir ve en iyi şekilde yapmaya çalışır. En küçük bir ihmal, bir iş kazasının nedeni olabilir. Adı dragline olan bu dev iş makinelerinden, Türkiye’de dokuz adet olduğu söylenir ve bunlardan ikisi de, eskiden Yatağan TKİ(Türkiye Kömür İşletmeleri)’deydi. Şimdi ise özelleştirmeden sonra Yatağan Termik Enerji Üretim AŞ bünyesinde hizmet veriyorlar. Birisi, büyük olanı, Eskihisar açık kömür ocağında; diğeri ise, biraz daha küçük olanı, Tınaz açık ocağında…

Dragline’ın hareket edişi de çok ilginçtir. Adeta karınca adımlarıyla ilerler, o… Paletli değildir, tekerlekleri yoktur. Onun hareketini sağlayan ne tekerlek vardır ayağında ne de palet… O, karınca adımlarıyla ilerler. Önce dozer, kepçesiyle onun gideceği yolu açar ve basacağı zemini iyice sağlamlaştırır. O çok ağırdır. Üçbinbeşyüz ton ağırlığındadır. Bu ağırlıkta olan bir metal yığınından oluşan gövdenin de basacağı zeminin çok sağlam olması gerekir. Ekibin dozercisi, bu büyük makineyi çok iyi bilir ve onun rahatça hareket etmesi için gideceği yolu da bir mühendislik özeni ve bilgisiyle açar…

Sıra, dev iş makinesinin hareket etmesine ya da adım atmasına gelmiştir. Önce o ağır gövde, demirden ayakları üzerinde yükselir, ileriye doğru 1,80 metre mesafesinde uzanır, yere oturur, sonra o yere basan ayakları gövdeyle birlikte gelir, tekrar yere basar ve bir daha ileriye doğru yaylanır. Bu karınca adımları defalarca tekrar eder ve dragline, derinlerden kömür çıkaracağı yere konumlanmak üzere ilerler. Dragline’ın her adımı 1.80 metredir ve her 50 adımda mola verir, dinlenir. Bu ilerleme sırasında en büyük beceri, o ağır gövdeyi ustaca hareket ettirebilen operatöründür. O, kumanda merkezinde bulunan kameralarla hareket yönünü iyi kontrol ederek, hareketi sağlar. Her ilerleyişte, manevracı ona yön verir ve dragline’ı çalıştıran 6300 voltluk kalın elektrik kablolarının hareket yönüne doğru taşınmasını sağlar. Zordur, onların işi…

Dragline bulunduğu açık ocağın bir gökdelenidir sanki. Büyük dişli ve tonajlı kepçesinin sallandığı boom’u(sapı) sanki gökyüzünü deler gibi durur, başı yukarılardadır hep. Yukarılardan aşağıya; “bu açık ocakların esas iş makinesi benim, benden büyüğü yok!” der gibi bir böbürlenme duygusu içinde bakar…

Dragline çok değişik ve farklı bir iş makinesi… Onu hareket ettirenlerin, bu dev makinenin ekibinde yer alan çalışanlar; bilgi, beceri ve mesleki yeterliliğe sahiptirler, işlerini çok iyi yapan eğitimli kişilerdir. Bu ekibin her zaman uyum içinde olmaları, uzun süre birlikte çalışmaları, bir ekip ruhu ve bilinci yaratır, işlerinde yüksek verimliliği yaratır.  Dragline’da çalışanların istek ve arzuları da bu yöndedir hep; aynı ekiple çok uzun süre birarada olmak ve çalışmak… Uzun süre birlikte çalışanlar, et ve tırnak gibi olup, birbirleriyle kaynaşıyorlar ve başarılı iş yapmanın psikolojik mutluluğunu yaşıyorlar… Onlar, hep, “bizim ekip, çalışma ailemiz bozulmasın!” derler.

Dragline ekibi birbiriyle kaynaşınca, dragline’da hayat, bir başka olur. Onların, operatör kabininin olduğu yerde, bir salonları vardır. Yemek yedikleri, çay içtikleri, dinlendikleri… Orası bir evdir sanki. Kendi evlerinden sonra, çalışma sırasındaki ikinci evleri. Dragline’a, belli katlardan çıktıktan sonra, ev gibi olan bu yere gelirsiniz. İçerisi, halıfleks döşelidir. Tertemizdir, hijyen bir ortama sahiptir orası. Oraya ayakkabınızla giremezsiniz. Ayakkabınızı dışarıda çıkarıp, evinize nasıl giriyorsanız, öyle girersiniz oraya. İçeride ayağınıza giyeceğiniz terlikler vardır. Bu kat, yazın klimanın serinliğiyle serinler, kışın klimanın verdiği sıcaklıkla ısınır.

Dragline, farklı bir dünyadır? Bu özelliği ile diğer iş makinelerinden ayrılır…
Yeryüzünde, açık ocaklarda, derinlerdeki kömürü çıkaran, doğayla en çok mücadele edendir, o! İşleri kolay eder, üretimi hızlandırır. Onun sayesinde toprak katmanların altındaki kömür daha çabuk ve kolay yüzeye çıkar, daha kısa sürede elektrik üreten santrale ulaşır.

Açık ocak kömür işletmelerinde, Dragline ve Ekskavatör(PH), 6300 voltluk elektrik enerjisiyle çalışan iş makineleridir. CAT(kamyon)-Dozer-Kepçe ve Grayder ise sıvı yakıtla çalışırlar. Bunların hepsi, açık kömür ocaklarının vazgeçilmezleri, hamalları ve üretim araçlarıdır. Bu iş makineleri, uzaktan bakıldığında bir ressamın fırçasından dökülen bir resim tablosunun birer parçası gibi durur. Bu doğal tabloda, hoş bir görüntü yaratırlar.

Görkemli duruşu olan Dragline, açık ocakta karıncalar gibi ileri-geri gidip gelen araçlara bakarak, kendi kendine böbürlenirdi. “Bu ocakta benden büyük makine yok” der, gökyüzünün mavilikleri arasından, boom’un ucundan aşağıya gözlerini süzer, diğer makinelere göre büyük oluşuyla içten içe sevinirdi. CAT, grayder, dozer, kepçe her yanından geçişte, onları küçümseyici bakışlarla izler, kendi görkemiyle sevinir, kasım kasım kasılırdı. Dragline, bu ruh halini hissettirir, ocaktaki diğer iş makineleri bunu anlardı. Dragline’ın bu tavrı, ocaktaki iş makinelerini rahatsız ediyordu.  Küçük iş makineleri, dragline’ın bu kendini beğenmiş hallerine kızıyor, kendi aralarındaki konuşmalarda bunu dile getiriyorlardı. Dragline’ın yanından geçerken, tepkilerini, egzozlarını ötürerek belli ediyorlardı. Dragline ise kendi havasındaydı, kendini beğenmişlik ruh hali içindeydi o hâlâ… O kendisinden çok küçük olan iş makinelerine karşı büyüklük duygusu ve kompleksi içindeydi. Aynaya bakıp, “benden büyüğü yok” diyordu.

Dragline’ın bu kendini beğenmiş hallerine kızan, tepki gösteren küçük iş makineleri, kornalarını, sirenlerini öttürerek Dragline’ın olduğu yere geldiler. Hepsi onun karşısına dizildi. Dragline bu durumdan rahatsız oldu, ürktü. Küçük iş makineleri hep bir ağızdan, koro halinde; “Hey kendini beğenmiş Dragline, sen kendini ne sanıyorsun, seni de kullanan bir insanoğlu, bizi de kullanan bir insanoğlu. Onlar olmasa, biz bir hiçiz. Bizi hareket ettiren, bizi işlevsel kılan onlar. Sen tek başına bir şey misin? Seni kullanan insan olmasa, sen o boom’unu sağa sola sallayabilir misin, başını gökyüzüne doğru uzatabilir misin? Biz hepimiz bir demir yığınıyız. Biz üstümüzdeki insanla anlamlıyız; sen de öyle bizler de öyle!.. Vaz geç bu kibirlilikten” diye konuştular.

Dragline sustu. Konuşamadı. Gözlerini kıstı. Başını öne doğru eğdi. Kendisi için bu söylenenler karşısında, bir şey diyemedi. Bir şeyler diyecek oldu, yutkundu, sözcükler boğazında düğümlendi…

Nevzat Çağlar Tüfekçi
İş Güvenliği Uzmanı(A)



10 Şubat 2017 Cuma

DEVE

1951 senesiydi. Askere gitmeden evvel apandisit ameliyatı olmuştum. 1950’de askerden geldim, horeye berber dükkanı açmıştım. Çok hasta oldum. Muğla’ya böbrek doktoruna gittim. Sen ameliyatı nerde oldun dedi, doktor. Aydın’da oldum dedim. Aydın’a gitçesing, belki içerde makas unutmuşlardır dedi. Aldı mı bene bi korku. Ya yolda ölüverirsem? Aydın’a gittik. Bi film çektirdiler bana. Böbreğinde taş var dediler. Doktor mektup yazvedi, beni İzmir’e başka bi doktora gönderdi. Senden para-mara almazlar dedi. Vardım İzmir’e, doktor beni hastaneye yatırdı. Ameliyat olduk, geldik buraya. Buraya geldiğimde kır tütünleri kırılıyordu.

Ben bi bayram gün sabala geldim buraya. Anam, “Galip’in Selattin’inin oraya tütün kırmaya gidiyorum ben, sen kal burada, iyileşince gelirsin benim yanıma” dedi.  Anam evin içinde beni yalnız bırakıp gitti.
Bizim gandil bile yoğudu. Pilli bi el feneri vardı. Onnan idare edyoduk.  Accık gayve gittim. Sona kalktım eve geldim. Ev, abimin evi. Büyük bi ev. Odaları geniş. Ben geldim eve uzandım. Evde kimsecikle yok. Gece Bekir Dayım geldi kapıyı açtı. Odanın içinde un sandığı var, üstünde de mendil vardı. Bekir Dayım kapıyı açınca, anan var mı dedi, yok dedim ben. Gitti. Kapıyı kapat dedim, kapatmadan gitti. Belki duymadı, bileman. Allah belanı vesin, Allah’ın delisi dedim ben kendi kendime. Ameliyatlıyım.

Yerimden kıpırdecek halim yok. Gandil yok. Zifiri garannık. El feneri nerde bileman. Odanın içinde göz gözü göremaz. Kapıyı kapatayım diye sürüne sürüne kapıya vardığımda, içerde havada uzun boyunlu birr şey dolaşıkduru höle. O uzun boyunlu şey kafasını gezdiryo içerde. Sanki içerde bir şeyle arekduru. Üle bu ne hindi, dedim ben? Al başına belayı. Ben de bir korku başladı mı? Ben korkudan tir tir titriyorum. Ne yapcemi bilemiyom. Korkudan altıma etçem nerdeyse. Allah Allah bu ne şimdi. İn mi, cin mi, şeytan mı? Zaten o zamanlar herkes şeytan göryo, şeytandan bahsediyordu. İçimden, şeytan bizim evin içine kadar geldi gari dedim. Korkudan dilim tutuldu.

Şeytan gitsin diye dua etçem emme dilim-damağım kıpırdamıyo hiç. Allahım napem ben şimdi diye gara gara düşünmeye başladım. Biri gelse de bu şeytandan beni kurtarsa diye düşünüyorum.  Bir göz odanın içinde pencereyi bulamadım. Ben yere iyice yapıştım. Üstümde uzun boyunlu bir şey kafasını gezdirip duryo habire. O içerdeki hayalet bana çarpmasın diye karanlıkta yere yapıştım iyice.  Ben bir korku denizinin içinde debelenip duruyorum. Debelendikçe batıyorum. Bağırmak isteyon, bağıramıyorum, sesim çıkmeyo. Bir korku yumağının içine hapsoldum, kaldım, bir türlü ordan çıkamıyorum.

Pencereyi arıyom, bulamıyom. Pencereyi bulsam ordan ne yapıp edip kaçacağım. Pencereyi bulamayınca, ocak aklıma geldi. Ocağın arkası zayıftır diye düşündüm. Orayı tekmeyle yıkıp, ordan çıkıp giderim diye kafamda kuruyorum. Ocağı arıyom, onu bulamıyom. Ben yerde sürünüyorum, üstümde hayalet dolaşyo. Bişe gezipduru havada, böööleee. Gapgara bişe.  Gövdesi dışarıda, boynu içerde, habire havada dolaşyo kafası. Evin içinde bişeyle arekduru. Üle arkıdeş, bu ne? Sona Bekir Dayım abemin yanına gitmiş. Gandili yakmışla eve geligodular.

Abem ışığı tutunca, kapının önünde yerde ıhmış bir deve, boynu, kafası içerde. Abem, bunu bure ıhdırcene, ta öteye ıhdırsaydın ya dedi. Bekir Dayım, “bişe etmez o, bişe etmez o” demez mi? Ta Allah belanı versin senin dedim ben. Siz gelinceye kadar ben korkudan ne çektim sen bilvatı mın? Gene, bişe etmez o, bişe etmez o dekduru. Hastir ordan Allah belanı versin senin dedim ben öfke ve kızgınlıkla.  Orda yaşadığım korkuyu ömrüm boyu unutamam ben.

Deve kapıdan içeri kafasını sokmuş da içerde yiyecek arıyor. Evin içinde bir kafa gezipbörü. Bundan kim olsa korka. Sen olsan korkmaz mısın? Zaten o zamanlar herkes şeytandan bahsediyordu. Öte git şeytan, beri gel şeytan. Garanlık oldu mu şeytanlar ortaya çıkıyordu. Biz de şeytanlar bizden uzak olsun diye bildiğimiz duaları ederdik. Gece yolda giderken şeytanla karşılaşmamak için duvar kenarlarından sürtüne sürtüne gider, karşıdan şeytan gelecek mi diye tetikte beklerdik. Kendimizi gece bir eve attık mı rahatlar, oh şükür derdik.

O zaman köyde, karanlık gecelerin hakimi şeytanlardı. Bu bizim bilinçaltımıza yerleşmişti. İşte o bilinçaltıyla, evin içinde dolaşan uzun boyunlu şeyi şeytan zannettim. Abimle devenin sahibi Bekir Dayım eve gelinceye kadar o şeytan korkusu beni yedi bitirdi, o süre geçmek bilmedi hiç. Sanki çok uzun bir süreydi. Bir kâbustu benim için o geçmek bilmeyen zifiri karanlık zaman…


Nevzat Çağlar Tüfekçi

9 Şubat 2017 Perşembe

KIPKIRMIZI DEMOKRAT

Okula, müfettiş geldi. Müfettiş öğretmene, dersi bırak, demokrat öğret çocuklara dedi. Demokrat Parti’nin en hızlı yıllarıydı. Mecliste sayısal gücü vardı. Kimseyi dinlediği yoktu. Yasa da benim, hukuk da benim dediği yıllardı. Kendisinden olmayan hiç kimseyi taktığı yoktu. Muhalefeti bile dinlemiyordu. 1950’li yıllardı…  Öğretmen ders anlatmayı bırakmış, Demokrat Partiyi övmeye, onun yaptıklarını anlatmaya başlamıştı; ballandıra ballandıra, pembe tablolar çize çize… Çocukların demokrat partili olmasını sağlayacaktı, bu şekilde… Müfettiş öyle istiyor, öğretmen de söylenileni yapıyordu. O sırada çocuğun biri geç kalmıştı. Çocuk mahçup ve çekingen bir tavırla başı öne eğik içeri girdi.  Öğretmen, “Niye geç kaldın oğlum?” diye sordu. Çocuk, “Öğretmenim kedimiz doğdu” dedi. “Eeee doğduysa ne olcek” dedi, öğretmen. “Kedi yavrusu, kıpkırmızı demokrat” dedi, çocuk.

O zaman öğretmen, “Aferin oğlum, geç yerine otur” dedi. Bu cevaptan öğretmen memnun kalmıştı. Müfettişin yanında öğretmen, mutlu olmuştu. Müfettişin gözüne gireceğini düşünerek, öğretmen seviniyordu. Müfettişin yanında öğretmen, Demokrat Parti’yi, Menderes’i, Bayar’ı öve öve yere göğe sığdıramıyordu. Öğretmen anlattıkça coşuyor, coştukça anlatıyordu.  Demokrat Parti için kullanabileceği ne kadar iyi söz varsa, hepsini arka arkaya sıralıyordu.

Toplumda kutuplaşma yaratan, ikilik yaratan, hukuku karşısına almış, üniversite hocalarına meydan okuyan, vatandaşa baskı yapan Demokrat Parti gitmiş, yerine melek gibi bir parti gelmişti. Bazen müfettiş de, öğretmenin anlattıklarına içten içe şaşıyor, o söylenilenlere kendisi de inanamıyordu. Öğretmen kraldan fazla kralcı olup çıkmıştı. Müfettiş, öğretmeni dinlerken, “Bizim öğretmen ne cevher bir şeymiş böyle” diye düşünüyordu. Müfettiş, öğretmenin söylediklerine kendisi de inanmasa, öğretmenin söyledikleri hoşuna gitmiyor değildi. İçinden, “Aferin öğretmen” diyordu. Müfettişin okul teftişi, böyle Demokrat Parti dersiyle, nutkuyla geçmişti. Müfettiş gitti. Müfettiş gitmeden önce, öğretmene, “Aferin öğretmen, çocuklara Demokrat’ı iyi belletmişsin, sen ara sıra bu derse devam et” diye sırtını sıvazladı. Müfettişin takdirini aldığı için öğretmen memnun ve mutluydu… 

Aradan iki-üç ay geçtikten sonra, aynı müfettiş tekrar geldi. Derste gene Demokrat anlatılıyordu. Demokrat’a övgüler düzülüyordu. Müfettiş o geç kalan çocuğa, “Ahmet kalk baken oğlum” dedi, sevecenlikle. Çocuk kalktı. Müfettiş, “Geçenlerde ne olduydu oğlum?” diye sordu. “Kedimiz doğduydu öğretmenim” dedi.
Öğretmen: “Nasıl kediniz şimdi?”
Çocuk: “Köküne kadar Halkçı”
Öğretmen: “O gün Demokrat’tı ya”
Çocuk: “Öğretmenim doğarken gözleri kapalıydı. Daha sonra gözlerini açınca Halkçı oldu”
Öğretmen: “Oğlum Ahmet bir yanlışlık olmasın. Kedi gene demokrattır belki. Bu insan değil ki gözünü açınca parti değiştirsin. Sen bi daha düşün baken. Sizin kedi belki hâla demokrattır.”
Çocuk: “Hayır öğretmenim. Bizim kedi o zaman dünyaya gözü kapalı gelmişti. Hayatı, gerçekleri bilmiyordu. Biraz büyüyünce, hayatın gerçeklerini görünce birden Halkçı oldu olvedi. Onun Halkçı olmasında valla billa benim bi suçum yok.”

Çocuğun bu cevabı karşısında müfettişin yüzünün rengi değişmişti. Yüzü al al olmuş, mimikleri hareket etmeye başlamıştı. Çocuktan alınan cevap onu rahatsız etmişti. Maya tutmamıştı mı, ne…
Çocuk tedirgindi. Öğretmen, kendisini azarlar, bağırır diye korkuyordu. Müfettiş, kendisi yüzünden öğretmene bir şey söyler mi diye çekiniyordu.
Bu cevap karşısında öğretmen şaşırdı. Müfettiş onları izliyordu. Müfettiş de şaşkınlık içinde, ne diyeceğini bilemiyordu. Müfettiş kızgınlıkla sınıftan çıkıp gitti…
Bir süre sonra öğretmenin tayini bir başka yere çıktı…

Nevzat Çağlar Tüfekçi





KÜLCÜ

Çocukken hasta, marazlı birisiydi. Eskiden soba mı va? Bi ocak yanar. Ocağın içine doğru ayağımı uzatırım ben. Ocağın kendine hayrı yok. Sadece içini ısıtıyor.  Ocağın içine kadar sokulursam ancak ısınabiliyordum. Ocağın sıcaklığını hissedebilmek için ayağımı ocağın içine varese kadar sokardım. Ocağın başında itiş kakış olurduk. Herkes ocağın başına sokulmak, ısınmak istiyordu. O sen çekil, o sen çekil diye birbirini iteklerdi. Ocağın başında yer kapan dibek gibi oturur, bir yere kıpırdamazdı. Bi yo kıpırdadın mı, kendini öte başta bulurdun.  Yatınceye gada o ocağın başına sokulamazdın gari. 

Soğuk kış günlerinde ocağın başında olmak, ellerini ayaklarını ocağa doğru uzatmak, ocağın içine kadar sokulmak bir şans, bir dületti(devlet=şans) o. Ayağım kül olunca evin içi, ocağın başı kül olurdu. Ocağın başındakilerinin de üstü başı kül olurdu. Benim bulunduğum yer apbecik(ap-ak) olurdu. Ayaklarımı küle değdirirsem ısınabiliyordum ancak. Aynı kedi gibi oldum ben. Ocağın başını çok seviyordum. Hani külkedisi derler ya, ben de öle oldum işte. Kışın benim için evin en güzel yeri ocağın başı, hatta içiydi. Elimden gelse ocağın içine girip oturasım gelyodu. Ayak küle değdi mi, benim içim öle ısınıyordu. Ocağın içinde harıl harıl ateş yansa bile, ben ayağımı illaki küle değdirmeliydim. Bu bende bir hastalık haline geldi.

Köyde hangi eve gitsem, hemen ocağın başına geçer, ayağım küle değinceye kadar ocağın içine sokulurdum. Gittiğim her yerde ocağın başına, oturulan yer hep kül olur, oraya yanaşan herkesin üstüne de kül tozları bulaşırdı. Evden çıkıncaya kadar kimse beni ocağın başından kıpırdatmaz, kalkıp gitmek isteyince de, evin içi kül olmasın diye beni kucaklayarak, kapıya bırakırlardı. İnsanların beni kucaklayarak taşımaları ise benim hoşuma gidiyordu. Bir süre sonra bu bende bir eğlence haline geldi. Sırf beni kucaklayarak taşısınlar diye ayaklarımı daha çok küle belemeye başladım. Ayaklarım dizlerime kadar küle batar çıkar, kimse beni ocağın başından kaldırmazdı. İnsanların zayıf tarafını öğrendiğim için ocağın başına vardır varmaz ayaklarımı doğrudan küle sokar, önce orayı külle boyardım. Böyle olunca kimse seni yerimden kıpırdatmaz, ocağın başı bana kalırdı. Bir misafirlikteysek veya kendi evimizdeysek ocağın başından beni kimse kaldırmaz, dokunmazlardı bana. Bir eve varır varmaz ayağımı küllemek, ocak başının bana kalmasının bir garantisiydi sanki. Diğer çocuklarla ocak başında kavga edilirdi. 

Çocukların ana-babaları, oğlum sen gel ben seni güzelce sarar sarmalarım, üşümezsin. Bırak külcü ocağın başında kalsın derlerdi. Şimdi onu ordan kaldırırsak evin içi batar çıkar, ev kirlenmesin derlerdi. Bu da benim hoşuma giderdi. Çünkü ocak başı bana kalırdı. Bu özelliğimi keşfedince, “Yav ben ne akıllı çocuğum. İyi ki bu küllenmeyi keşfetmişim der, kendi kendime sevinirdim. Bunu kimseyle de belli etmezdim. Herkes ocağın başında yer tutmak isterdi. Ben bir eve annemle misafirliğe gittiğim zaman hemen ocağın başına doğru gider, ordakilerin arasından girer hemen ayaklarımı küle batırır, oturur, yerimden hiç ırlanmazdım. Bundan dolayı benim adım, bizim köyde külcüye çıktı. Annemle misafirliğe gideceğimiz zaman, o evin insanları, çocukları önceden ocağın başına oturur, sıkıca birbirlerine yaslanırlardı. Benim aralarından yarma yapmamam için iyice birbirlerine yaslanırlardı. Aralarında bir hava boşluğu bile bırakmazlardı. Ama bana hiçbir engel dayanmazdı. Köyde anam-babamla birlikte bir eve oturmaya gideceğimiz zaman, o evde ocak başı önceden kapatılırdı. Ama ben varır varmaz hemen ocağın başına hücum eder, kendime yer açardım. İlk işim tabi önce küllenmek olurdu. 

Ocak başında kalmanın garantisi buydu çünkü. Benim bu huyum başıma çok da iş açtı. Ocak kenarında küllerin içinde bulunan sönmemiş közler benim ayağımı yaktı. Orada acıyla kıvrandım. Günlerce acı çektim. Benim ayağımın yanması üzerine, orada bulunun çocuklar, oh oh iyi olmuş diye seviniyorlardı. Benim canım yanıyor, onlar benim yanmamdan dolayı nerdeyse teneke çalıp oynayacaklar. Benim adım köyde Külcü’ye çıkmıştı. Adım unutulmuş, ben Külcü olarak ünlenir, çağrılır olmuştum. Külcü gel, Külcü git, otur külcü, kalk Külcü, yürü Külcü… Anam-bubam, kardeşlerim de beni külcü diye çağırıyordu. Ben artık köyün Külcü’sü olmuştum. Külcü, Külcü, Külcü; Külcü, Külcü, Külcü… Bir süre sonra ben de gerçek adım nedir unuttum. Kendi kendime Külcü demeye başladım. Anama bir komşu evine gideceği zaman, aman deyen Külcü’yü getirme. Sadece kendin gel derlerdi. Beni hiç kimse evine sokmak istemiyordu. Ben evlere sokulmak istenmeyen birisi olmuştum.  

Eve gitsem evde çocuklar arasında kavgaya neden oluyordum. O evde ocakbaşı kavgaları, itişip-kakışmaları başlıyordu. Anam, “aman olum ben ocağı güzelcene yakveren, sen evde otur. Benim başımı derde sokma neme lazım. Sen evde ocağın başında tek başına otur, keyfine bak” derdi.  Ben artık köyde istenmeyen, aforoz edilen insan olmuştum. Kimse seni evine sokmak istemiyordu. Yolda görenler vebalı görmüşler gibi benden uzak duruyorlardı. Kahveye gitsem, insanlar benden iki metre uzağa oturuyordu. Ocak başı bende hastalık oldu. Nereye gitsem bir ocak başı arar oldum. Kahveye giderin, hemen yedeğin bulunduğu ocağın yanına gider otururum. Gaveci, “olum ocağın başında ni işin va, ta ore gitsene otursana, beni pahalıma(meşgul etme)” derdi. Bende bu ocak başı hastalığı, gittiğim her yerde beni ocak başına çekerdi. Yaz gününde bile ben ocak başı arardım. 

Yaz gününde insanlar serinleyecek yer ararken, ben illaki ocak başı aradım. Hemen yemek pişen tencerelerin bulunduğu yere giderdim. Sanki üşümüşüm gibi elimi ocakta yanan ateşe doğru uzatırdım. Köy yerinde benim bu halimi görenlerin kimi acır, kimi de gülerdi. Alay konusu olurdum. Bu özelliğim askerde de devam etti.  Ben bir yerde yanan ateş görsem hemen oraya doğru seyirtirim. Nerde bir ateş varsa beni kendine çeker. Bir keresinde askerde eğitimdeyiz. Kışlada bir yerde, mıntıka temizliğinde toplanan çalı-çırpı, kağıtlar falan yakılıyor. Gür bir ateş ve gökyüzüne dumanlar yükseliyor. Ateşi görünce, içimde ateşe doğru gitmek isteği uyandı. Ore doğru gitçen emme dayak da va işin içinde. Bi yanda ateş, bi yanda dayak korkusu. Ateşin içimde uyandırdığı çağrıyı bir türlü bastıramıyorum.

 Gidem mi, gitmen mi-giden mi gitmen mi? Gitçen la ne olursa olsun dedim ve yürüdüm gittim ateşin yanına. Ben eğitimi bıraktım, yanan ateşe doğru gitmeye başladım. Gittim ateşin başında durdum, elimi uzattım öylece duruyorum. Eğitimi yarıda bıraktığım için komutan beni bir güzel dövdü.  Bende bunun bir hastalık oluğunu söyleyemedim kimseye. Kışlada yanan çok ateşler gördüm ama dayak korkusundan yanlarına yaklaşamadım. Bana askerde adın ne dediklerinde hep Külcü derdim. Askerde de öte git Külcü, beri gel Külcü oldum. Askerler ve komutanlarım beni hep Külcü olarak çağırırdı. Terhis olurken, komutanım, “Hadiz Külcü güle güle, bizden Bayır’a selam söle” dedi. Köye geldim, Külcü hoş geldin dediler. Anam-bubam, oğlum Külcü hoş geldin dediler. Benim adım hep böyle Külcü olarak kaldı. Eski alışkanlığım galmadıydı emme adımız Külcü olarak kaldı. Yaş geldi 90’a adımız hâlâ Külcü. Gerçek adımı kimse bilmez. Ben de bu Külcü’ye alıştım artık. Çocuklar bile külcü dede diye seslenirler bana. Yolda gelirken, giderken, beni görenler Külcü Dede diye seslenir. Bu yaştan sona adımızı değiştircek değiliz ya. Külcü osun vasın adımız. Hasan Dede desen kimse bilmez? Kim bu Hasan derler ama Külcü dediğin zaman köydeki herkes bilir en küçüğüne kadar. Külcü ismi bu havalide tektir. 

Belki Türkiye’de yoktur.  Bu isimden tek olunca benim hoşuma gidiyor. Türkiye’de tek olmak kolay mı? Atatürk ismi tek, başka Atatürk va mı? Yok. İşte Atatürk gibi benim de adım tek. Atatürk tek, Külcü de tek. Külcü gibi bi isim va mı bu dünyada? Külcü, Külcü, Külcü, Külcü, Külcü… Eskiden bu ismi takıp benimle alay etmelerine, insanların benden uzaklaşmalarına çok kızardım. Bu yakıştırmayı sevmezdim.  Emme şimdi bu isimle çağrılmak hoşuma gidiyor.  Muğla havalisinde Külcü kim diye sorsan hemen bilirler. Külcü, nerdedir desen, onun bayır’da olduğun bilirler. Herkesin tanıdığı bi isim olmek, gole mi? Biz bu ismi gole elde etmedik. Tam doksan yılda bu isim her tarafa yayıldı. Nası yayıldı, ben de bileman. Kuşlar yaydı, böcekler yaydı, insanna yaydı… Cümle varlık bu ismi yaydı. Köyden köye şehirden şehire rüzgarlar götürdü. Esen yel, uçan kuş, sürünen yaratık, yürüyen varlık bu ismi her tarafa yaydı. Bu isimle birlikte insana Bayır’ın haritadaki yerini öğrendi. Bilmeden yaptığım bu hizmetten dolayı benim heykelim dikilmeli aslında. Külcü kim diye merak edenler akın akın bu köye gelipduru. 

Eskiden kim bilyodu bu köyü. İki dağ arasında, biri bi yamaçta, biri bi yamaçta, in-cin top oynuyan bi yerdi burası. Külcü namı her yere yayılınca, merak edenler bure gelmeye başladı; kim bu külcü diye. Hatta Avrupalar’dan bile gelenler oldu bu köye, sırf beni görmek için. Benimle hatıra fotoğrafı çektirdile hep. Filmimi çeken bile oldu. Benimle fotoğraf çektirmek isteyenlerden para istisem para bile verceklerdi emme gururuma yediremedim. Ayıp olurdu. Adamla ta orlardan bure gelmişle, dünya gada para harcamışla, bi de benim para istimem ayıp olmaz mıydı? Köye turist çekmek gibi bi hizmetimiz olyodu ya onun şerefi bene yetyodu. Belki ben öldükten sonra düşünüle böle bir şey.  

Ben hayatteken böle bi şey yapsala iyi olurdu emme hindi bunu desen gülüp geçverile insana. La deyyus sen kim, senin heykel kim diye. Napalım öldükten sona bi düşünen çıka belki.  Emme ben çocuklarıma vasiyet bıraktım, mezar taşıma gerçek adımı yazmayın, şunu yazın diye; “Adım Hasan’dı Külcü oldu/Külcülükten canım çok yandı/Bayır’da gıymatım bilinmezken/Cümle alem onu tanır oldu//Bayır’da bir Külcü yaşadı/Namı cihana yürüdü/Bayır’ı kimse bilmez iken/Onun sayesinde Bayır tanındı. Bayırlı Külcü. Ruhuna Fatiha. 

Nevzat Çağlar Tüfekçi


7 Şubat 2017 Salı

İŞ GÜVENLİĞİ ÖYKÜLERİ / İSG TAVUKLARI

İş güvenliği uzmanı, açık ocak maden yemekhanesinde, vardiya değişiminde tool-box(vardiya başı) eğitimi veriyordu. Sırtlarında firma ismi yazan iş elbiseleri içindeki vardiya işçileri toplanmıştı. Biraz sonra vardiyaları başlayacaktı. Kimi dozere, kimi CAT’e kimi PH(ekskavatör)’a, kimi Dragline’in, kimi grayderin üzerine çıkacak; büyük iş makinelerini kullanmaya başlayacaklardı. Harmancılar da kömür damarına ulaşmak için üstünden alınan toprakların döküm yerinde, ağır kamyonların harman kenarına, doğru şekilde yanaşarak damperinin üzerindeki hafriyat toprağını dökmelerini sağlayacaklardı.  İşletmenin açık ocağında kömür çıkaran, yükleyen, taşıyan iş makinelerinin hareketleri; sürekli hareket halinde olan karıncaların görüntüsünü andıracaktı, uzaktan bakıldığında. 

İş güvenliği uzmanı, işçileri sıkmadan 10-15 dakikalık sürede; işçilere çalışırken dikkatli olmalarını, aldıkları iş güvenliği eğitimlerindeki bilgilere göre hareket etmelerini, başlarından baretlerini çıkarmamaları gerektiği, çelik burunlu ayakkabı giymelerinin iş sağlığı ve güvenliği açısından çok önemli olduğunu söylüyordu. İşçiler can kulağı ile dinliyorlardı anlatılanları. Çünkü bu bilgiler, kendi hayatları ve vücut bütünlüklerinin korunması için veriliyordu. En küçük bir dikkatsizlikleri, iş kazasının nedeni olabilirdi.
İş güvenliği uzmanı, “bulunduğunuz, mola verdiğiniz, barındığınız yerlerde; akrep, yılan gibi zararlı canlılar olabilir. Akrep ve yılanlar zehirlidir; bunların sokması insan yaşamı için tehlikelidir. Bunlara karşı çeşitli korunma yöntemleri vardır. Bunun en başta gelen çözümü ilaçlamadır. Baraka altlarına, konteynır kenarlarına bu toz ilaçlardan ekmek yararlı olur,” diye konuştu.

Konuşmaları dikkatle dinleyen Harmancı-Manevracı Kamuran’ın aklına, hemen büyüklerinin söyledikleri geldi. Kamuran Yatağan’ın bir köyündendi. Köyleri bir dağın eteğinde kurulmuştu. Kıraç topraklı bir köydü. Köylerinin arazilerinde akrep çoktu. İri ve yeşil boğumlu, boğum sayısı çok ve zehirli akrepler. İnsana iğnesini batırdığı anda öldürecek kadar etkiliydiler. Buğday hasadı zamanında, buğday saplarını kollarıyla kavramak isteyen iki köylüsünü sokmuş ve onları öldürmüştü. O zaman büyüklerinin kendi aralarındaki konuşmalarını duymuştu. Kendisi küçüktü daha. İlkokula gidiyordu. Büyükleri şöyle diyorlardı: “Akrep’in en büyük düşmanı tavuklardır. Akrep onlara karşı çaresizdir. Tavuklar onlarla oynar. Tıpkı kedinin fareyle oynadığı gibi. Tavuk gagasını füze hızıyla akrebe batırır, öldürücüyü darbeyi vurur, onu zehir dolu kuyruğunu kaldıramaz hale getirir. Tavukların olduğu yerde akrep barınamaz!” Çocukluğunda duyduğu bu sözler aklına geldi, Kamuran’ın…

Söz alarak bunları söylemeye niyetlendi. Şimdi bunları söylese arkadaşları kendisine gülecek, dalga geçeceklerdi. Dilinin ucuna geldi, sonra yutkundu ve aklına gelenleri söylemekten vazgeçti. Akreple mücadele illaki ilaçla mı olmalıydı? İlaçsız, tavuklarla olamaz mıydı? Hem tavukların yumurtaları da vardı. Toz ilaçlar, insanın bir yerine bulaştığında, hava yoluyla alındığında, insana zararlı değil miydi? Madem iş ve insan sağlığı önemli, bu toz ilaçlar onların sağlığını bozmaz mıydı? Kamuran bunları düşünüyor, söylemekle söylememek arasında gidip geliyordu. Kim ne derse desin, kim gülerse külsün, kim dalga geçerse geçsin; aklından geçenleri, çocukluğunda annesinin-babasının, ninesinin-dedesinin akreplerle ilgili söylediklerini deyiverecekti.

Kamuran, tutamadı kendisini, yaydan boşanmış ok gibi ayağa fırladı ve “Şefim!” dedi, iş güvenliği uzmanına. “Şefim kızmazsanız, bir şey söyleyeceğim,” size dedi. Yemekhane sessizliğe büründü. Herkes, Kamuran’ın ne diyeceğini merak ediyordu. “Şefim, ben size bir şey anlatacağım bu akreplerle mücadele için, bunu büyüklerimden duymuştum,” dedi.

İş güvenliği uzmanı, “Buyur Kamuran anlat, memnun olurum,” dedi, sakin bir şekilde. Kamuran heyecanla ve biraz da yüksek sesle anlatmaya başladı. Konuşurken heyecandan yüzünde kırmızılıklar oluşmuştu. “Şefim,” dedi bir kez daha ve anlatmaya başladı: ”Ben çocukken köyde, büyüklerim ‘bu akrebin en büyük düşmanı tavuktur, tavuğun olduğu yerde akrep olmaz’ demişlerdi. Biz de burada tavuk beslesek nasıl olur?”

Kamuran bunları söyledi ve oturdu. Salondan hiç ses çıkmadı. Kimse gülmedi onun söylediklerine. Kamuran, “bunları söylersem bana gülerler, benimle dalga geçerlerler” diye düşünmüştü. Oysa öyle olmadı. Kamuran da şaşırmıştı bu duruma. Acaba neden?
İş güvenliği uzmanı da hak vermişti Kamuran’a. Tavuk da akreplere karşı etkili bir mücadele aracı olabilirdi. O da bunu ilk defa duymuştu. Toz ilaçlama, işçilerin sağlığına zarar verebilirdi. Bir an için bunları düşündü iş güvenliği uzmanı.
Birden salondan bir alkış koptu. “Bravo Kamuran,” diye alkışlıyordu arkadaşları. Kamuran anlam veremedi arkadaşlarının bu alkışına. Alkışın nedeni ise biraz sonra anlaşılacaktı. Orada bulunanların çoğu köy kökenli, kırsal kesim insanıydı. Onlar da aynı şeyleri duymuşlardı büyüklerinden.  Herkes, “biz burada tavuk besleyelim bundan sonra, hem yumurtasından da yararlanırız,“ dediler. İş güvenliği uzmanı da onlara katıldı.  İş sağlığı ve güvenliğinde yardımcı eleman olarak tavuk beslemeye karar verildi. “Biz bunu, bir de başmühendise söyleyelim,” dediler. Öneri, başmühendisin de aklına yattı.
Bir sorun vardı. Açık ocağın barınma yerinin etrafı açıktı. Geceleri tavuklar savunmasız kalırdı. Çevrede tilki ve sansar çoktu. Tavuk akrebin düşmanıysa, tavuğun da düşmanı tilki ve sansardı. Tavuklar için iyi bir kümes yapılmalıydı. Tilki ve sansarların dışarıdan yüklenmesiyle kümes yerinden kıpırdamamalı, içine girememeliydiler. İSG tavukları, tilki ve sansar gibi saldırganlardan korunmalıydı.

Marangoza sipariş verildi. Tüneme yeri ayrı, yumurtlama yeri ayrı, suluk ve yemlik ayrı, etrafı örgülü telle çevrili, yere sağlam tutturulmuş büyükçe ve sağlamca bir kümes yaptırıldı.  İSG tavukları akşamları güvende olarak tüneyebilirlerdi orada.

Açık ocakta yağışlı havalarda çalışma olmazdı. İşçiler, yemekhanede beklerlerdi o havalarda. Böyle bir günde, yemekhanede kalorifer peteğinin başında ısınan bir işçi İSG tavuklarının kümesine doğru bakıyordu. Bir süre oraya doğru bakan işçi gözleriyle kümesin her tarafını inceledi. Sonra, “Yav bu isg tavukları ne şanslı, ne güzel evleri oldu!” dedi kendi kendine, imrendi onlara…

İSG tavukları gündüz konteynırların, barakaların etrafında dolaşırken, bir yerlere gagalarını batırıp çıkarıyor, sonra kanatlarını açıp biraz havalanarak tekrar yerdeki avının üzerine doğru gagasını uzatıyordu. Yerdeki avla tavuk arasında, kazananı belli bir oyun oynanıyordu.  İşçiler tavuğun bu hareketlerini uzaktan izliyorlardı. Yerdeki av görünmüyordu. Akrep de olabilirdi başka şey de…
İSG tavuklarının ünü yakın çevredeki mermer ve kömür ocaklarına yayıldı. İşçilerin barınma ve dinlenme yeri olan her yerde İSG tavukları beslenmeye başlanıldı…

“İSG tavukları, yakında tez veya bir konferans konusu olursa şaşırmamak gerekir!..” diye düşündü iş güvenliği uzmanı…

Nevzat Çağlar Tüfekçi
İş Güvenliği Uzmanı(A)



İŞ GÜVENLİĞİ ÖYKÜLERİ / POSTABAŞI…

Sabah, servislerden inen işçiler, atölyeye doğru yürüyorlardı. İşbaşı yapacaklardı. Hava soğuktu. İnsanı iliklerine kadar üşüten bir soğuk vardı havada. İşyeri yüksekçe bir yerdeydi. Konum olarak soğuk alıyordu. Servisten inen işçiler, soğuktan iyice büzülmüşlerdi, giysilerinin içinde. Elleri montlarının cebindeydi. Birer-ikişer atölyenin büyük demir kapısından içeri girdiler. İçerisi dışarıya göre biraz ılıktı ama gene de soğuktu. İşçiler elbiselerini çıkararak iş elbiselerini giydiler üşüyerek, eldivenlerini taktılar, baretlerini giydiler. Herkes atölye içinde, çalıştıkları bölümlere dağıldı.

Kimi tornasının başına geçti, kimi elektrik tezgâhının başına… Kimi tamir için gelen büyük iş makinelerinin başında yerini aldı, kimi lastik tamir servisinde lastikleri değiştirilmeyi bekleyen dozerlerin yanına gitti. Herkeste güne yeniden başlamanın sevinci, neşesi vardı belli belirsiz. Kuru soğuk insanların yüz hatlarını silmişti. Yüzlerdeki çizgiler yok olmuş, titreten soğuk insanlarda durgun bir hal yaratmıştı. Üşüyordu işçiler.

Postabaşı herkesten önce gelmiş; odasından, gelen işçileri izliyordu. Soğuk havanın yarattığı donukluk, durağanlık yüzlerde belliydi ama bir işçinin yüz hatlarındaki aşırı gerilme, gözlerin iyice kısılması; Postabaşının dikkatini çekmişti. O, işçilerini her sabah süzer, suratlarına bakar, onların psikolojilerini anlamaya çalışırdı. 

Üzüntülü ve sorunu olan bir işçisi olduğu zaman, O’nun bir süre hafif işlerde oyalanmasını sağlardı. Bunu kendisine ilke edinmişti. Yılları geçmişti bu atölyede. Neredeyse 30 yılı devirmişti. Bir psikolog gibi davranır, yanında çalışan işçilerinin ruh hallerini anlamaya çalışırdı. Onlara bir şey olsun istemezdi. Çocukları gibiydi yanında çalışanlar; onlara kol-kanat gererdi… Aşırı üzüntülü bir işçi; kendisini tam olarak işine veremez, her an üzücü, uzuv kayıplı bir iş kazası yapabilirdi. Çalışma yaşamında, buna benzer çok olaylarla karşılaşmıştı…

Üzüntüsü / sorunu yüzüne yansımış, ne kadar belli etmemeye çalışsa da, durumu hemen fark edilen işçiyi yanına çağırdı Postabaşı. Onunla konuştu. Derdini, öğrenmek istedi. İşçi önce, “yok bir şey” der gibi geçiştirmeye çalışsa da, postabaşının ısrarları karşısında konuştu. Ustabaşı onlar için bir baba gibiydi. Severler, sayarlardı onu. İşçinin ailevi sorunları, geçim sıkıntıları vardı. Ödeme zorlukları yaşıyordu. Maddi sorunlar, onun aile içi ilişkilerine de yansımıştı. Bunu, kafaya takmak istemese de; ister-istemez kafasına takıldığını, bunu düşünmekten kendisini alıkoyamadığını söyledi.

Postabaşı onu teselli etmeye, sakinleştirmeye çalıştı. Herkesin böyle sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi, “her sorun kendi içinde mutlaka çözümünü de barındırır,” dedi. Postabaşı, işçisine daha hafif bir işe yönlendirdi. İşçi o gün akşama kadar o işte çalıştı. İşçi aslında torna işçisiydi. İyi bir tornacıydı. Kendisine verilen bir işi, en güzel biçimiyle yapmaya çalışırdı. Kafasının içi sorunlarla doluyken, çözemediği sorunlar kafasının içinde çatışırken; onun işe odaklanması zordu. Bir iş kazası yapabilir, bir uzuv kaybına uğrayabilirdi. Tüm bunları düşündü. Kendisinin durumunu fark eden ve daha hafif bir işe yönlendiren ustasına, teşekkür etti.

Akşamüzeri işten evine giderken, biraz sakinleşmişti; “Bu soruna mutlaka çözüm bulmalıyım, hiçbir sorun çözümsüz değildir, her sorunun kendi içinde bir çözümü vardır mutlaka!” diye düşünüyordu. Üzüntüleri biraz geçmiş, akşama kadar kafasında bazı şeyleri netleştirmişti. Şimdi daha kararlıydı. Sorunu mutlaka çözecekti…

Sabah evden çıkarken karamsardı; şimdi ise o karamsarlığı kafasından atmış, yaşama sarılmış bir şekilde; akşamüzeri eve, kendisini mutsuz eden sorunun çözümüne odaklanarak dönüyordu… Servis aracındaki koltuğunda rahatlamıştı. Sorun mutlaka çözülmeliydi… Çözülecekti! Söz verdi, kendi kendine…

Nevzat Çağlar Tüfekçi
İş Güvenliği Uzmanı(A)


6 Şubat 2017 Pazartesi

OSMAN HAMDİ VE ZELİHA...

1842 doğumlu olan Osman Hamdi Bey, en çok ‘kablumbağa terbiyecisi’ tablosuyla tanınan bir ressamımızdır. O, 36 yaşına kadar Paris’te hukuk öğrencisi ve ressam, Bağdat’ta siyasi görevli, gazeteci, Paris ve Viyana’da sergi sorumlusu, diplomat ve Kadıköy Belediye Başkanıdır.İstanbul Arkeoloji Müzesini kurdu ve müdürlüğünü yaptı(1881). Tutkuyla bağlandığı bu yeni görevi, O’nu resimden uzak tuttu bir süre…
1883-1895yılları arasında çeşitli yerlerde kazılar yaptı ve bunların İstanbul’a getirilmesini sağladı. Çalıştığı kazı alanları: Anadolu’da Nemrut Dağı, Lagina, Myrina, Kyme, Pergamon, Lübnan’da Sayda(Sidon) kral mezarları, Büyük İskender Lahdi…
Osman Hamdi, 1891 yılında, Türk tarihindeki ilk arkeolojik kazı yeri olan Turgut(Leyne)-Lagina’ya geldi. Burada arkeolojik kazıları yürüttü. Bu kazılar sırasında şimdiki restore edilen Molla Tahir’in konağında kaldı ve burayı aynı zamanda kazı evi olarak kullandı. Türkiye’nin ilk kazı evidir, burası.
Lagina arkeolojik kazılarından çıkarılan eserler, develer ve kağnılarla Güllük limanına götürülüyor ve oradan da İstanbul Arkeoloji Müzesine taşınıyordu. Osman Hamdi, eski eserlerin korunması ve yurt dışına kaçırılmaması için uğraş verdi. 1884 yılında, ‘Asarı Atika Nizamnamesi(eski eserler kanunu)’nin çıkarılmasına öncülük etti. Bu durum, yabancıların tepkisine neden oldu.
Osman Hamdi Bey’i,Leynelilerçok sevdi. O’nun adını, “Taşçı Paşa” koydular. Taşçı Paşa, Batı kültürü almış, çağdaş düşünceli bir insandır. Burada kaldığı süre içinde, bilgisi ve aydınlık düşüncesiyleonlara ışık oldu.
Osman Hamdi, kaldığı konağın sahibi Molla Tahir’in güzel kızı Zeliha’ya âşık oldu. Osman Hamdi ile çakır gözlü Zeliha, konağın geniş bahçesindeki nar ve narenciye ağaçları ile güller arasında bulunan, içinde ördeklerin yüzdüğü, havuzun yanındaki kamelyanın altına oturur, kuş cıvıltıları arasında konuşurlardı. Osman Hamdi, Avrupa yaşamından ve modernliğinden söz eder, her gün konağın avlusunda bulunan rengârenk güller arasındaki kırmızı güllerden bir tanesini koparır, Zeliha’ya verirdi. Osman Hamdi’nin bu ilgisi Zeliha’nın hoşuna gider, konuşmalarından etkilenirdi.Bu görüşmeler uzun süre devam etti. Osman Hamdi’nin Lagina’dan, Turgut’tan ayrılma zamanı gelmiştir ama yapacak önemli bir işi daha vardır; ‘Zeliha’yı, babasından istemek.’
Osman Hamdi, Molla Tahir’in karşısına çıkar ve kızı Zeliha’yı ister. Molla Tahir, bu istek karşısında öfkelenir:“Bu ne cüret! Taşçıya verecek kızım yok benim!”der. Bu çıkış karşısında, ‘Taşçı Paşa’yıkılır, üzülürve ‘kalbini’ Leyne’de bırakarak,İstanbul’un yolunu tutar.
Daha sonra Zeliha’yı başkasına verirler. Düğün öncesinde, Osman Hamdi’ye düğün davetiyesi gelir. ‘Taşçı Paşa’ da, bir porselen tabağın ortasına, kır çiçekleri içinde bir gül resmi yapar ve düğün hediyesi olarak gönderir. O gül, onun Leyne’de bıraktığı kalbidir. Bu tabağın adı,‘sevi(aşk)tabağı’dır.

Nevzat Çağlar Tüfekçi

ZEYTİNYAĞININ BİLİNCE AKIŞI(*)

Tadım eğitimi, ülke zeytin ağacının yüzde beşinin bulunduğu ilçede yapılıyordu. Bölgenin zeytin türü, memecikti. Geniş coğrafi alanı içinde, zeytin ve çam ağaçları iç içe girmişti. Zeytin ile çam ağaçlarının yeşil tonları, güzel bir renk uyumu oluşturuyordu yamaçlarda ve tepelerde. Zeytin, Karya halkının yaşam biçimiydi. ‘Cennetten bir köşe’ olarak adlandırılan Karya’yı ele geçirmek isteyen kavimler; savaşçılıklarıyla tanınan Karyalılar’ın direnme gücünü kırmak için, önce onların geçim kaynağı olan zeytin ağaçlarını, dibinden keserlermiş… İlçe zeytin tarımı ve zeytinyağı üretimi açısından önemli bir merkez olmasına rağmen, yağı rafinerilik olarak bilinir, yemeklerde kullanılmazdı. Asidi yüksekti. Güney Ege’nin, tarihi kentinin memecik zeytinlerinden elde edilen yağ, böyle ünlenmişti halk içinde. Kuzeydeki Körfez bölgesinin zeytinyağları, daha çok rağbet görüyordu.

İyi zeytinyağı, pahalı geliyordu, tüketicilere. Bunu fırsat bilen uyanıklar; zeytinyağına kanolayağı, çiçekyağı veya pamukyağı karıştırarak, onu ucuzlatıyorlardı. Gerçek zeytinyağının tadının nasıl olduğunu bilmeyenler; bu karışımlı yağları zeytinyağı diye alıyorlardı. Zeytin diyarı ilçenin Meslek Odası, gerçek zeytinyağının anlaşılabilmesi için tadım eğitimi düzenledi. Oda’nın küçük toplantı salonu, eğitim için gelenlerle doluydu. Otuz kişiydiler. Salonda ev hanımları, zeytinyağı fabrikası sahipleri ve her meslekten insan vardı. Oda binası, araçların Bodrum-İzmir yönüne gelip-geçtiği 23 Nisan Bulvarının kenarındaydı. Bulvardan geçen araçların, hafif gürültüleri yansıyordu salona. Salonda, klimanın serinliği vardı.

İki
 ‘Tadım Uzmanı’ eğitim verecekti. Onlara, ‘Tadım Panelisti’ de deniliyordu. Biri kadın, diğeri erkekti. Kadın, üniversite öğretim görevlisiydi. Tadım Uzmanlığı için yurt dışında eğitim almıştı. Kumral ve güler yüzlüydü, omzuna dökülen siyah saçlarını arkadan bağlamıştı. İnce yapılı, orta boyluydu. Erkek Tadım Uzmanının asıl işi sağlıkla ilgiliydi ama sonradan uluslararası ödüller alan iyi bir zeytinyağı üreticisi olmuştu. Asıl mesleği ile zeytinyağının sağlık kaynağı özelliklerini çok iyi birleştirmişti, şahsında. Konusuna hâkim bir kişiydi. Saçlarına kırlar düşmüştü, sporcu görünümlü ve 50’li yaşlardaydı.
Önce Adam konuştu: “Dernek olarak zeytinyağında kaliteyi yakalamak için çalışıyoruz. Duyusal analizi ve tadım tekniğini ilk olarak Türkiye’ye derneğimiz getirdi. Memecik zeytini doğru işlendiğinde, olağanüstü lezzete sahiptir. Polifenol ve antioksidan yönünden çok zengindir. Eskiden memecik bölgesi, rafinasyon merkezi olarak bilinirdi. Ta ki, ‘Osman Bey’ isimli birisi, ‘Hayır öyle değildir!’ deyinceye kadar. Bu eğitimde, endemik bitkilerin, zeytinyağına verdiği lezzeti tanıyacaksınız. Zeytin tanesi; çevresindeki keçiboynuzu, acıbadem, sakız ağacı, kekik gibi bitkilerin kokularını, aromalarını alır ve daha sonra bunu yağında yansıtır. Zeytin hayattır, zeytinyağı ilaç gibidir!”

‘Osman Bey’ ismi, tanıdık geldi bana. İlkokulu okuduğum Ağaçlıhöyük köyünde dededen kalma geniş arazileri-zeytinlikleri vardı. Uzun boylu, topluca, esmer tenli, kültürlü birisiydi. İktisat okumuştu. Emekli olunca, İstanbul’dan dede/baba topraklarına gelmiş, zeytinle ilgilenmeye başlamıştı. İdealistti. Bu işin doğrusunu yapacak ve köylülere öğretecekti. Osman Bey, açık bir sonbahar gününde, köy kahvesinde, onlarla sohbet etti. Şunları söyledi onlara:
 “Zeytini yeşilden alacaya dönerken, Kasım ayı içinde toplayacaksınız ve hava alan kasalar içinde taşıyacaksınız. Çuvallarla taşımayacak, kümelere koymayacaksınız; zeytin kızışır. En geç yirmidört saat içinde sıkıma gireceksiniz ve soğuk sıkım yapacaksınız. Zeytin hamurunun sıcaklığı 24 derecenin altında olmalı. O zaman zeytinyağının besleyici özelliği korunur. Zeytinyağı, güneş ışığını ve havayla teması sevmez. Yağ, güneş ışığı görmeyen yerlerde ve krom kaplarda saklanmalı. Zeytinyağını ahırda saklamayın, çünkü kötü kokuları çeker. Onu, kötü kokulardan uzak tutun. Gençleştirme budaması yaparken, ağacın orta göbeğini alacaksınız. Ağacın dalları hava alacak, güneş ışığını görecek. Bu sayede, ağacın meyvesi rahat olgunlaşır. Budama, kuru dalların alınması değildir sadece.”

Köylüler, onu alaycı yüz ifadeleriyle dinliyordu. Söylediklerine inanmıyorlardı: “
Zeytin ağacı her yerinden güneş ışığı almıyor muydu, öyle budama mı olurmuş, soğuk sıkım da ne? Zeytin hamuruna 70-80 derece sıcaklıkta su vermeyince, yağ hamuru bırakır mı? Zeytin kümelerde bekletilmezse, zeytin tanesindeki karasu yağdan ayrılır mı? Eski köye, yeni adet gerekmezdi.” Böyle düşünüyordu köylüler. Onlar öyle görmüş, öyle devam ettiriyorlardı. Yüzünde çukurluklar oluşmuş, alnı kırış kırış, sol ayağını altına almış, tahta sandalyenin üzerinde oturan, sigara dumanından beyaz bıyıklarının ortası tütün sarısına dönüşen bir ihtiyar şöyle geçirdi aklından: “Hıh, n’olcek, şehirli zengin çocuğu işte. Köyü bilmez, ileşberliği bilmez, zeytini-zeytinyağını tanımaz, gelmiş burda bize nutuk çekipduru. Bilgiçlik taslevatı(taslıyor). Bu işi sen mi öğretceksin bize?” İdealist adamın söyledikleri, onlara yabancıydı. Olacak şey değildi! O’nu hiç ciddiye almadılar. O adam, söylediklerini kendi ağaçlarında uyguladı. Çok başarılı oldu. Yağı, ulusal ve uluslararası ödüller kazandı. Markası, dünyadaki 500 markayla birlikte, Flos Olei katalogunda yer aldı her yıl. Onun söylediklerini dikkate almayanlar; daha sonra onun gibi yaptılar…

Tadım Uzmanı Kadın, iyi olan ve iyi olmayan yağın özelliklerini anlattı kulağa hoş gelen sesiyle, tane tane… Şunları söyledi:
 “İyi yağda meyvemsi bir tadın, acılığın ve yakıcılığın olması gerekir. Yeni kesilmiş çimen kokusu; acı badem, çağla, erik, kekik, elma gibi tatlar. İyi olmayan yağda ise; küflü-rutubetli-topraksı, şarabımsı-sirkemsi-ekşimsi, yağlı boya, metalik tat ve kokuların alınması gerekir. Şeker gibi yağ olmaz. Şeker gibi yağlar; pamukyağı, çiçekyağı, kanola yağı karıştırılmış olanlardır.” Sonra, bu tatları ve kokuyu nasıl alabileceğimizi anlattı: “Bardağın içindeki yağ numunesinin belli bir ısıya gelmesi için, bardağın ağzını sağ avucumuzla kapatarak, iki avucumuzun arasında bir süre çevireceğiz. Önce koklayacağız. Sonra zeytinyağını ağzımıza alacağız. Dilimizin üzerinde gezdireceğiz. Dişlerimizin arasından içeri hava çekerek, bunu tutacağız, ardından havayı burnumuzdan vereceğiz. Hava alıp-verme, iki kez yapılacak. Bu şekilde zeytinyağındaki iyi olan ve olmayan tatları alırız.” Bize verilen numunelerden iyi yağları anlamaya çalışıyorduk. Yağ örneklerinden, kesilmiş çimen kokusunu, ekşi erik-elma tadını, acılık ve yakıcılığı aldık. Tattığımız yağlar dilimizi yakıyordu, acılık vardı yağda. Sordum; “İyi olan yağın yakıcılığı ile iyi olmayanın yakıcılığını nasıl ayırt edilir?”diye. “Yerinde bir soru,” dedi Tadım Uzmanı Kadın ve şu açıklamayı yaptı: “Dilimizin üzerini ve bademciklerin bulunduğu genize kadar olan kısmı yakan yağlar iyidir. Yemek borusunu ve midemizi yakan yağlar ise asitli olanlardır.”

Tadım eğitimine katılanlar, anlatılanları dinliyor, yağ örneklerinden ilginç meyvemsi tatlar çıkarıyorlardı. Eğitim bittiğinde herkes, iyi bir zeytinyağının nasıl olması gerektiğini anlamıştı. Zeytin diyarında yaşayan birisi olarak, ben de, iyi olanla iyi olmayan yağı ayırt edebilecektim artık. Bir bilinç oluşmuştu bende;
 ‘zeytinyağı bilinci’. Asırlara tanıklık eden zeytin ağacı; Ege kıyılarını gezerken, yorulup gölgesine oturan Homeros’a şöyle dedi; “Herkese aidim ve kimseye ait değilim. Sen gelmeden önce buradaydım, sen gittikten sonra da burada olacağım.” Homeros, sırtını zeytin ağacının kalın gövdesine dayadı ve ayaklarını uzattı. Derin bir oh çekti. Rahatlamıştı. Zeytin gölgesinin serinliği, yüzünde mutlu bir gülümseme yaratmıştı. Benim de yüzümde, salondan zeytinyağı bilinciyle ayrılmanın sevinci vardı. 
Nevzat Çağlar Tüfekçi

(*)Zeytindostu Derneği tarafından düzenlenen “2016-9. Ulusal Naturel Sızma Zeytinyağı Kalite yarışması” ödülleri kapsamında verilen Edebiyat Ödülleri Öykü dalında ‘Jüri Özel Ödülü’ alan öykü.

5 Şubat 2017 Pazar

İŞ GÜVENLİĞİ ÖYKÜLERİ / TATBİKAT KAZASI GERÇEK SANILINCA, OLANLAR!

Açık ocak maden işyerinde yılda iki sefer, altı ayda bir acil durum eylem tatbikatı yapılması gerekiyordu. Yönetmeliğe göre zorunluydu bu. İşyeri, iş sağlığı ve güvenliği kurallarına önem veren ve buna göre davranan bir kurumdu.  Mayıs ayıydı. Hava günlük güneşlikti. Maden açık ocağında büyük iş makinelerinin kimi çalışıyor kimi park halindeydi. İlk tatbikat, işçilerin toplandığı, yemek yediği, vardiya dağıtımlarının olduğu park sahasının yanında olacaktı.

Tatbikat senaryosu yazıldı. Senaryoya göre, bir ağır kamyon şoförü geri geri giderken, park sahasına tamir için gelenleri taşıyan pikabın şoför mahallini ezmiş, içindeki iki kişi ağır yaralanmıştı. İkisinin de başları konsolun üzerindeydi. Kafalarından kan akıyordu. Durum çok acildi. Olay yerinin etrafı şeritle çevrildi. Önce kurtarma ekipleri harekete geçti. Yaralılar düzgün bir şekilde çıkarıldı. Sedyeye alındı. İlk yardım ekibi ilk müdahaleyi yaptı ve yaralılar ambulansla hemen Yatağan Devlet Hastanesine götürüldü.
“Kötü haber” tez yayıldı. Tatbikat görüntüleri facebook’ta yer aldı. Tatbikat kurgusu gereği iş kazasına uğrayanlardan birinin adı Hikmet’ti. Yakınlarından biri, Hikmet’in araç içinde yaralı haldeki fotoğrafını görmüştü.  Sarsıldı. Ne yapacağını bilemedi. Kısa bir süre şok yaşadı. Hemen yakınlarını aradı. “Hikmet abem kaza geçirmiş,” dedi.

Herkes devlet hastanesinin acil servisine koştu. Acil servis doktorunu buldular. “Nerde bizim Hikmet?” dediler. Doktor, şaşkınlıkla, “durun sakin olun, kim bu Hikmet, ne olmuş ona?” diye sordu etrafının çeviren Hikmet’in yakınlarına. “Madende kaza geçirmiş, hastaneye getirmişler, yoksa durumu çok mu kötü veya öldü de bizden mi saklıyorsunuz?” dediler, doktorun üzerine yürüyerek.
Acil servis doktoru, “durun telaşlanmayın, kayıtlara bir bakalım” diyerek onlardan ayrıldı ve banko üzerindeki acil defterine baktı. o isimde birisinin kaydını göremedi. “Burada o isimde birisi yok, öyle bir kişi gelmemiş buraya,” dedi.

Hikmet’in yakını olan kadınlar yas tutuyordu, “Gitti bizim aslanımız, biz sensiz ne yaparız şimdi” diye dizlerini dövüyorlardı. Hastanenin acil servisini Hikmet’in yakınları, tanıdıkları doldurmuştu. Hikmet, hastaneye getirilmişti ama hastanede yoktu. Bu nasıl bir işti böyle?

Acil doktoru onların sıkıştırmalarına, ağlamalarına ve dövünmelerine dayanamadı ve sordu; “Siz Hikmet’in hastaneye getirildiğini nereden duydunuz?”
Hikmet’in yakınlarından biri cevap verdi; “Feysboktan!”
“Biri sizinle oyun oynamış, şaka yapmış olmalı,” dedi onlara doktor.
“Böyle şaka olur mu hiç?” diye tepki gösterdi Hikmet’in yakınları.
Doktor, “Siz Hikmet’i aradınız mı hiç?”
“Aramadık. Yaralı belki de ölmüş insanı arasak bile, o bizimle konuşamaz ki” dediler hep bir ağızdan.
Doktor, “olsun, siz yine de arayın, birisi sizinle oyun oynamış olabilir” dedi.
İçlerinden biri Hikmet’in telefonunu çaldırdı. Karşıdaki ses, “Alooo! Buyrun ben Hikmet” dedi.  Telefon eden bir an tereddüt yaşadı ve sordu, “Ula Hikmet abeyy sen misin?”
“Evet benim ula, n’olduki?”
“Hikmet abeyy sen kaza geçirmedin mi?”
“Ne kazası oğlum, işte karşında konuşurim ya!”
“Biz seni kaza geçirdi diye duyduk Hikmet abeyyy!”
“Nerden duydunuz ula”
“Feysboktan!”
“Hadi ordan ula, boşverin feysboku, meysboku. İşte ben buradayım! İşyerinde çalışıyorum. Hadi hoşça kal.”
Hikmet’in yakınları, sevinç içinde acil servisin çıkış kapısına doğru yöneldi.
Acil servis doktoru, Hikmet’in yakınlarının sevincine ortak olan duygularla, onların arkasından bakıyordu…
Nevzat Çağlar Tüfekçi
İş Güvenliği Uzmanı(A)



Bozbük Pazarı


Milas'a bağlı Bozbük tatil yöresinde, site sakinlerinin ihtiyacını karşılamak için Çarşamba günleri pazar kurulur. Pazar küçüktür ama tatilcilerin sebze-meyve gibi her türlü ihtiyacını karşılayabilecek durumdadır. Pazar, 10'un üzerinde sitenin bulunduğu Tatlı Kuyu mevkiinde, Milas Belediyesinin asfaltlamak üzere stabilize hale getirdiği yol üzerinde kurulur.

Mini pazara, çevreden ve köyün kendi pazarcıları katılır. Bozbük'ten pazara katılan üreticilerden birisi Erkan Tuna'dır. Erkan Tuna sürekli konuşması, "Ben pazarcı değil, üreticiyim" demesiyle ve müşterileriyle hoş diyaloglar kurmasıyla tanınır. O konuşurken, yüksek sesle bağıra bağıra konuşur ve onun bu halini bilmeyenler için konuşmaları yadırganır. "Neden benimle böyle konuşuyorsun?" diyenlere de, "benim tabiyatım bu, napim!" der gülerek... Sonuçta iş tatlıya bağlanır. 

Bir de ürünlerini satma konusunda çok mahirdir, o. Bir kilo almak isteyene, iki kilo al; yarım kilo almak isteyene bir kilo al; onlar daha başından yeni koptu geldi, taptaze onlar diyerek; müşterilerini daha fazla almaya ikna etmeye çalışır. Tuna’nın kendisine has üslubu, konuşması ve şivesiyle, o, Bozbük pazarının en dikkat çeken simasıdır.

Bu arada hanımı devreye girer ve "Biz evde konuşurken bile böyle bağırarak konuşuruz ve uzaktan bizi duyanlar, bizim kavga ettiğimizi sanırlar. Bizim konuşma şeklimiz böyledir" diye konuşur.

Onların yer tezgâhında, hep kendi ürünleri ve ürettikleri vardır. Karpuz, kavun, incir, domates, biber, semizotu, patlıcan, süt, susam, yağlı çizik zeytin... Bunun için, “ben pazarcı değil, üreticiyim” der ve bunu da sanki bir gururlanma nedeni yaparak söyler Erkan Tuna.

Pazarın diğer Bozbüklüsü ise Alaattin Ilbıra'dır. O da eşiyle birlikte, sofralık zeytinler ve peynirler satar pazarda... Onların tezgâhında, her türlü sofralık zeytin ile peynirin her çeşidi bulunur.
Her iki Bozbüklü'nün tezgâhı pazar müşterileri tarafından ilgi odağıdır...

Bozbük’ün deniz-kum-güneş ve doğal güzellikleri kadar dikkat çeken ve onun kimliği ile özdeşleşen bir unsuru da Ağustos Böcekleri’dir. Yüksekten bakıldığında ipek bir halıya benzeyen çam ağaçlarının arasına gizlenmiş Ağustos Böcekleri, sabahın karanlığında başlarlar ötmeye, hiç durmadan arada bir kısa es vererek, akşamın geç vakitlerine kadar sürekli öterler. Onların ötüşleri, çok büyük bir senfoni orkestrasının nağmeleri gibidir; alçalan ve yükselen ve bir anda hızlanan tınılarla… İlk anda onların yadırgayanlar, bir süre sonra onlara alışıyor ve onlarsız yapamıyorlar…

Bozbük, denizi, doğal güzellikleri, Ağustos böceklerinin nağmeleri ve minik pazarıyla kendine özgü kimliği olan bir yerdir! Aslında coğrafyamızdaki her noktanın her kara parçasının kendine özgü güzellikleri, kendine ait olan değerleri var.

Önemli olan, güzellikleri ve değerleri ile bir bütün olan bu yerleri, yozlaşmadan/yozlaştırılmadan kendi kimlikleri ile yaşatmasını becerebilmeliyiz!..