Sevgili
babam, Mehmet Şinasi Tüfekçi(83)’yi, İzmir’de tedavi gördüğü hastanede, 24 Ekim
2012 Çarşamba, Kurban Bayramı arife günü sabaha karşı kaybettik. Babamın safra kesesi rahatsızlığı vardı. Ameliyat
olmuş, daha sonra da enfeksiyon kapmıştı. Babam ameliyat olmak istemiyordu
fakat bir kez safra rahatsızlığı olduğunda, ameliyat kaçınılmaz olduğu için
babamı ikna etmeye çalıştık. Evlatları olarak tüm çabamız onun biraz daha fazla
yaşamasını sağlamaktı. Biz çocukları olarak babamızı yaşatma konusunda ileride
pişmanlık duymamak, vicdan azabı çekmemek için mantığımızın emrettiği
doğrultuda davranıyor, ameliyat olmasının bir zorunluluk olduğuna inanıyorduk!
Babamın
yaşamını yitirdiği saate kadar son üç gün yanındaydım. Günboyu bekleme
salonunda bekliyor, gelişmeleri takip ediyor; geceleri ise birbirine
birleştirilmiş üçlü-dörtlü sandalyeler üzerinde yarı uyur-yarı uyanık vaziyette
yatmaya çalışıyordum. O sırada gecenin sessizliği ve ıssızlığı içinden,
hastanenin değişik yerlerinden, değişik zamanlarda yakınını kaybetmiş
insanların ağlama sesleri, feryatları yükseliyor; gecenin dinginliğini delip
geçiyordu, bu sesler. O sırada yattığım yerden doğruluyor, kendimi bir
psikolojik hareketlilik içinde buluyor, otokontrolümü sağlamaya çalışıyordum. Bana
zaman zaman babanızın durumu ciddiyetini koruyor diyen doktorların sözleri
karşısında, inşallah babama bir şey olmaz, kurtulur diye iç konuşmalarımı
yapıyor, kendimi teselli etmeye çalışıyordum. Tüm olumsuzluklara karşın,
babamın yaşamasına ilişkin duygularım ağır basıyordu. Hastane ortamında insan, yaşamla ölüm
arasında gidip gelen karmaşık duyguları yoğun bir şekilde yaşıyordu.
Babam
hayat dolu bir insandı, yaşama çok bağlıydı. Gıdasına ve beslenmesine çok önem
verirdi. Hastane koşullarında, onun bu özelliğini bildiğimden, vücut direncinin
enfeksiyonu yeneceğine ilişkin düşüncelerimi hep canlı tuttum. Onun yaşama
galip geleceğine hep inandım ama olmadı, adı kalleş olan ölüm onu bizden aldı.
Annem
ve babam, her anne ve baba gibi, 3 oğlan-bir kız çocukları için ellerinden
gelen her şeyi yaptılar. Onları okutma, ellerine meslek verme konusunda hiçbir
fedakârlıktan kaçınmadılar. Yemediler yedirdiler, giymediler giydirdiler… Annem ve babam, 12 Eylül sürecinde,
cezaevinde olan iki çocukları için çok sıkıntı çektiler, üzüldüler. Sıkıntılarını
içlerine akıttılar. Kimseye bir şey belli etmediler. Onurlarından gururlarından
taviz vermediler. Bir oğul Söke cezaevinde, bir oğul Şirinyer Askeri
Cezaevinde… Fırsat buldukça çocuklarını ziyarete gelirler, ziyaret sırasında
onurlu bir anne-babanın davranışını sergilerlerdi. Daha biz onlara moral
verecekken, onlar bize moral verir, “siz
yanlış bir şey yapmadınız, bu toplum için kendinizi feda ettiniz” diyerek,
bize sahip çıkarlardı. Onlar ne kadar bize moral vermeye çalışsalar da, onların
iç dünyalarındaki sıkıntıları, bizim cezaevi koşullarındaki sahip olduğumuz
olumsuzluklardan dolayı üzüldüklerini biliyor, bunu anlayabiliyordum. 12 Eylül
faşizmi koşullarında, herkes birbirine selam vermekten korkar,
karşılaştıklarında yollarını değiştirir olmuşlardı. Bu süreçte, annem-babam da,
çevresi/çevremiz tarafından yalnızlığa itilmişlerdi. O dönemde babam,
üzüntüsünü yenmek için ne yaptı bilmiyorum ama annemin ne yaptığını çok net
biliyorum. Annem cezaevinde olan çocuklarının üzüntüsü ve yalnızlığını yenmek
için teselliyi ve avuntuyu, evinin bahçesinde yetiştirdiği çiçeklerde bulmuştu.
Saksılar içinde-yerde çeşit çeşit çiçekler yetiştirdi annem. O çiçeklerle,
çiçekler onunla konuşurdu. Her ikisi kendi aralarında ortak bir dil yaratmışlardı.
Bu dili ise başka kimse bilmiyordu. Çiçekler, annemi teselli ediyor, onun üzüntülerini
yenmesini sağlıyorlardı. Bu dil, bir anne ile çiçeklerin ortak diliydi. Bu,
hüznün ve umudun diliydi.
12
Eylül öncesinde Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümünde okuyordum. Ben
kendimi devrimci harekete adamıştım. Okul, ikinci plandaydı. Yıl 1977. Ben
evini unutmuş, profesyonelce bu mücadelenin içindeydim. Evi arayıp sormuyordum.
Annem-babam nasıl, ne halde diye aklımda bile yok. Varsa-yoksa ideallerimiz
uğrunda verdiğimiz mücadele, uğraş… Ben o sıralar, İzmir’in bir semtinde sol
kitle çalışması içindeyim. Bir gün babam çıkageldi. Bornova yurtlarına uğramış,
yerimi sora sora bulmuş. Babamı karşımda görünce, bir an şaşkınlık yaşadım.
Daha sonra elini öptüm, halini hatırını sordum.
Babam, “oğlum sen neden bizleri
arayıp sormuyorsun, biz seni ölü müsün-sağ mısın hep merak içinde yaşıyoruz. İnsan
bir kez olsun telefon etmez, mektup yazmaz mı veya birkaç günlüğüne gelip
gitmez mi? Bak babannen öleli bir yıl oldu, insan onun cenazesine bile gelmez
mi? Siz devlete karşı devrim mücadelesi veriyorsunuz ama bu devlet çok güçlü,
elindeki iktidarı size bırakmaz” dedi. Ben babamın, bana söyledikleri
karşısında hiçbir şey demedim, diyemedim. Sadece sustum ve yutkundum. O evlat
özlemi için beni arayıp bulmuştu. En azından sağ olduğumun, iyi olduğumun
haberini bir şekilde onlara ulaştırıp, onları meraktan kurtarabilirdim. Bu
benim hatamdı, eksiğimdi… Onları ihmal etmemeliydim! İnsan, zamanla bazı
şeylerin değerini ve önemini daha iyi anlıyor…
Babam
haberleri hiç kaçırmazdı. Evde olduğu sürece hangi kanalda haber varsa onu
izler, biri biter öbürüne geçerdi. O tam bir haberkolikti. Ülkedeki ve
dünyadaki gelişmeleri günü gününe izlerdi. Haberlerdeki siyasi olumsuzluklara,
Atatürk karşıtı davranışlara karşı tepki gösterirdi. Muhalif tavırlı bir
insandı.
Sevgili
babacığım, evlatların olarak seni yaşatmak için elimizden gelen çabayı
gösterdik. En azından bu konuda içimiz rahat. Azrail kapıya dayanınca, insanın ecel
denilen gerçeğe karşı yapacak bir şeyi kalmıyor. Şu bayramı da birlikte
geçirebilseydik, iyi olacaktı... Hayallerimiz buydu. Hastaneye gittiğimizde, bu
bayramı birlikte geçirebiliriz diye düşünüyorduk. İyileşeceğine olan inancımız
yüksekti ama olmadı. Bu bizim irademiz dışında bir durumdu. Sen bizleri, dört
evladını, insanlıktan yana, ülke ve toplum sevgisiyle dolu birer insan olarak
yetiştirdin. Bizim en büyük sermayemiz bu. Gözün arkada kalmasın; biz hepimiz
sana layık bir evlat olarak yaşamımızı sürdürmeye çalışacağız. Dostların senin
zamansız gidişine çok üzüldü. Muğla’dan, Bayram Kalay(Amele Bayram) başsağlığı için
aradığında, “babanın çok iyiliğini
gördüm” diyerek ağlamaktan konuşamıyordu. Sevgili babam(ız),sen mezarında
rahat uyu. Allah Rahmet eylesin. Mekânın cennet olsun, nur içinde yat…
Nevzat
Çağlar Tüfekçi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder