2 Nisan 2017 Pazar

BABAMIN ARDINDAN; ÖMÜR DEDİĞİN ŞEY…


Sevgili babam, Mehmet Şinasi Tüfekçi(83)’yi, İzmir’de tedavi gördüğü hastanede, 24 Ekim 2012 Çarşamba, Kurban Bayramı arife günü sabaha karşı kaybettik.  Babamın safra kesesi rahatsızlığı vardı. Ameliyat olmuş, daha sonra da enfeksiyon kapmıştı. Babam ameliyat olmak istemiyordu fakat bir kez safra rahatsızlığı olduğunda, ameliyat kaçınılmaz olduğu için babamı ikna etmeye çalıştık. Evlatları olarak tüm çabamız onun biraz daha fazla yaşamasını sağlamaktı. Biz çocukları olarak babamızı yaşatma konusunda ileride pişmanlık duymamak, vicdan azabı çekmemek için mantığımızın emrettiği doğrultuda davranıyor, ameliyat olmasının bir zorunluluk olduğuna inanıyorduk!

Babamın yaşamını yitirdiği saate kadar son üç gün yanındaydım. Günboyu bekleme salonunda bekliyor, gelişmeleri takip ediyor; geceleri ise birbirine birleştirilmiş üçlü-dörtlü sandalyeler üzerinde yarı uyur-yarı uyanık vaziyette yatmaya çalışıyordum. O sırada gecenin sessizliği ve ıssızlığı içinden, hastanenin değişik yerlerinden, değişik zamanlarda yakınını kaybetmiş insanların ağlama sesleri, feryatları yükseliyor; gecenin dinginliğini delip geçiyordu, bu sesler. O sırada yattığım yerden doğruluyor, kendimi bir psikolojik hareketlilik içinde buluyor, otokontrolümü sağlamaya çalışıyordum. Bana zaman zaman babanızın durumu ciddiyetini koruyor diyen doktorların sözleri karşısında, inşallah babama bir şey olmaz, kurtulur diye iç konuşmalarımı yapıyor, kendimi teselli etmeye çalışıyordum. Tüm olumsuzluklara karşın, babamın yaşamasına ilişkin duygularım ağır basıyordu.  Hastane ortamında insan, yaşamla ölüm arasında gidip gelen karmaşık duyguları yoğun bir şekilde yaşıyordu.

Babam hayat dolu bir insandı, yaşama çok bağlıydı. Gıdasına ve beslenmesine çok önem verirdi. Hastane koşullarında, onun bu özelliğini bildiğimden, vücut direncinin enfeksiyonu yeneceğine ilişkin düşüncelerimi hep canlı tuttum. Onun yaşama galip geleceğine hep inandım ama olmadı, adı kalleş olan ölüm onu bizden aldı.

Annem ve babam, her anne ve baba gibi, 3 oğlan-bir kız çocukları için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Onları okutma, ellerine meslek verme konusunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmadılar. Yemediler yedirdiler, giymediler giydirdiler…  Annem ve babam, 12 Eylül sürecinde, cezaevinde olan iki çocukları için çok sıkıntı çektiler, üzüldüler. Sıkıntılarını içlerine akıttılar. Kimseye bir şey belli etmediler. Onurlarından gururlarından taviz vermediler. Bir oğul Söke cezaevinde, bir oğul Şirinyer Askeri Cezaevinde… Fırsat buldukça çocuklarını ziyarete gelirler, ziyaret sırasında onurlu bir anne-babanın davranışını sergilerlerdi. Daha biz onlara moral verecekken, onlar bize moral verir, “siz yanlış bir şey yapmadınız, bu toplum için kendinizi feda ettiniz” diyerek, bize sahip çıkarlardı. Onlar ne kadar bize moral vermeye çalışsalar da, onların iç dünyalarındaki sıkıntıları, bizim cezaevi koşullarındaki sahip olduğumuz olumsuzluklardan dolayı üzüldüklerini biliyor, bunu anlayabiliyordum. 12 Eylül faşizmi koşullarında, herkes birbirine selam vermekten korkar, karşılaştıklarında yollarını değiştirir olmuşlardı. Bu süreçte, annem-babam da, çevresi/çevremiz tarafından yalnızlığa itilmişlerdi. O dönemde babam, üzüntüsünü yenmek için ne yaptı bilmiyorum ama annemin ne yaptığını çok net biliyorum. Annem cezaevinde olan çocuklarının üzüntüsü ve yalnızlığını yenmek için teselliyi ve avuntuyu, evinin bahçesinde yetiştirdiği çiçeklerde bulmuştu. Saksılar içinde-yerde çeşit çeşit çiçekler yetiştirdi annem. O çiçeklerle, çiçekler onunla konuşurdu. Her ikisi kendi aralarında ortak bir dil yaratmışlardı. Bu dili ise başka kimse bilmiyordu. Çiçekler, annemi teselli ediyor, onun üzüntülerini yenmesini sağlıyorlardı. Bu dil, bir anne ile çiçeklerin ortak diliydi. Bu, hüznün ve umudun diliydi.

12 Eylül öncesinde Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümünde okuyordum. Ben kendimi devrimci harekete adamıştım. Okul, ikinci plandaydı. Yıl 1977. Ben evini unutmuş, profesyonelce bu mücadelenin içindeydim. Evi arayıp sormuyordum. Annem-babam nasıl, ne halde diye aklımda bile yok. Varsa-yoksa ideallerimiz uğrunda verdiğimiz mücadele, uğraş… Ben o sıralar, İzmir’in bir semtinde sol kitle çalışması içindeyim. Bir gün babam çıkageldi. Bornova yurtlarına uğramış, yerimi sora sora bulmuş. Babamı karşımda görünce, bir an şaşkınlık yaşadım. Daha sonra elini öptüm, halini hatırını sordum.  Babam, “oğlum sen neden bizleri arayıp sormuyorsun, biz seni ölü müsün-sağ mısın hep merak içinde yaşıyoruz. İnsan bir kez olsun telefon etmez, mektup yazmaz mı veya birkaç günlüğüne gelip gitmez mi? Bak babannen öleli bir yıl oldu, insan onun cenazesine bile gelmez mi? Siz devlete karşı devrim mücadelesi veriyorsunuz ama bu devlet çok güçlü, elindeki iktidarı size bırakmaz” dedi. Ben babamın, bana söyledikleri karşısında hiçbir şey demedim, diyemedim. Sadece sustum ve yutkundum. O evlat özlemi için beni arayıp bulmuştu. En azından sağ olduğumun, iyi olduğumun haberini bir şekilde onlara ulaştırıp, onları meraktan kurtarabilirdim. Bu benim hatamdı, eksiğimdi… Onları ihmal etmemeliydim! İnsan, zamanla bazı şeylerin değerini ve önemini daha iyi anlıyor…

Babam haberleri hiç kaçırmazdı. Evde olduğu sürece hangi kanalda haber varsa onu izler, biri biter öbürüne geçerdi. O tam bir haberkolikti. Ülkedeki ve dünyadaki gelişmeleri günü gününe izlerdi. Haberlerdeki siyasi olumsuzluklara, Atatürk karşıtı davranışlara karşı tepki gösterirdi. Muhalif tavırlı bir insandı.

Sevgili babacığım, evlatların olarak seni yaşatmak için elimizden gelen çabayı gösterdik. En azından bu konuda içimiz rahat. Azrail kapıya dayanınca, insanın ecel denilen gerçeğe karşı yapacak bir şeyi kalmıyor. Şu bayramı da birlikte geçirebilseydik, iyi olacaktı... Hayallerimiz buydu. Hastaneye gittiğimizde, bu bayramı birlikte geçirebiliriz diye düşünüyorduk. İyileşeceğine olan inancımız yüksekti ama olmadı. Bu bizim irademiz dışında bir durumdu. Sen bizleri, dört evladını, insanlıktan yana, ülke ve toplum sevgisiyle dolu birer insan olarak yetiştirdin. Bizim en büyük sermayemiz bu. Gözün arkada kalmasın; biz hepimiz sana layık bir evlat olarak yaşamımızı sürdürmeye çalışacağız. Dostların senin zamansız gidişine çok üzüldü. Muğla’dan, Bayram Kalay(Amele Bayram) başsağlığı için aradığında, “babanın çok iyiliğini gördüm” diyerek ağlamaktan konuşamıyordu. Sevgili babam(ız),sen mezarında rahat uyu. Allah Rahmet eylesin. Mekânın cennet olsun, nur içinde yat…

Nevzat Çağlar Tüfekçi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder